Saturday, September 25, 2010

aykırık

"Türkiye'de aydın kesim kendisini hep batı üzerinden tanımlamaya çalıştı" dedi çocuk, sigarasından derin bir nefes alıp- bu oturduklarından beri içtiği üçüncü sigaraydı; büyük 70lik bardaktaki birası da bitmeye yüz tutmuştu.
"Solcuyuz dedik Marx okuduk Althusser okuduk; şiirlerimizi bile Neruda'dan seçtik. Neruda kim ya, Neruda kim?" Ses tonundaki bu kesif değişkenlik çevre masaların da dikkatini çekmiş olacak ki, erkeğin sigara dumanıyla birlikte birkaç meraklı bakış da bulut gibi üstlerinde salınmaya başlamıştı. "Neruda'yla Türk insanının meramı anlatılır mı? Onun çilesini nereden bilecek Rosa Luxembourg? Çok yanlış yaptık çok, Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'ye, bu ülkenin değerlerine, ülkemizin değerlerine sırt döndük hep."

Çok ukala demişlerdi arkadaşları erkek için; olsun, kız ilginç bulmuştu. "Üç tane kitap okumuş, gelip bize satmaya çalışıyor. Hayır, neyin kavgasını yapıyosun ki?" demişti Melodi. "Derslerde de böyle; o gün teori dersinde bi laf etmeye kalktı da Altan hoca iyi susturdu." diye övünmüştü Ekim. "Ne buluyosun anlamıyorum ha şu çocukta, elini de sallasan ellisi, Cem yine seni sordu geçen gün."
Gülayla eski yakınlıkları bile kalmamıştı artık; görünüşe göre Batu sevmemiş pek, ne işin var bu entellerle diye çıkışmış Gülaya. Anca haftadan haftaya yarım ağız bir hal hatır sorup, ortak arkadaşlar üzerinden alıyorlardı birbirlerinin haberlerini.

Çocuk bardağının boş olduğunu fark etmiş, garsonu çağırmıştı. "Ama hiç içmemişsin" diye çıkıştı kıza, hakkaten de geldiklerinden beri bir-iki yudum anca alabilmişti kız; "aç karnına çok içmeyeyim ya, eve gidicem zaten" diye bişeyler geveledi.
"Yemedin mi bişey?"
Yememişti; günlük hayhuyunun yapılacaklar listesinin doluluğuna katılmış, okuması gereken makaleleri okuyup derslerine girmişti. Aralarda çocuğun ona "kesin okumasını" üsteleyerek, hatta yazılı bir metine izdüşümü yapılacak olsa, büyük harfler ve altı çizili yazılacak denli ısrar ettiği o kitabı okumuştu. Yine de ilgisi hoşuna gitti; "merak etme iyiyim ben" dedi gülümseyerek.
Çocuk da ona gülümsedi, bir yandan elini tutup. Yakışıklıydı aslında; hem de çok; ama bunun üzerinden güttüğü bir kaygısı olmadığı için paspal olarak adlandırılacak bir tarzı vardı, Gözlerini kısıyordu gülerken, ve upuzun parmakları tutsundu elini hep, kalem tutar gibi, bir kitabın sayfasını çevirir, bir piyano tuşuna basar gibi.
Aralarındaki ışımayı garson bozmuştu. "Evet, ne istemiştiniz hocam?"
"Çok farklıyız diye diye nasıl da ayırdık kendimizi insanlardan, insanımızdan." Garsondan bir 70lik daha rica etti, hocamla başlayan hocamla biten cümleler, kültablasında söndürdüğü sigarası ve uzun parmakları. "Aman Türkçe bir şeyin kenarından köşesinden geçmeyelim; aynı havayı bile solumayalım; ama nerede böyle çok alternatif herkesin anlamayacağı bir ürün var, hemen üzerine atlayalım ki farklılık kompleksimiz doysun."

Kızı ilk kimsenin konuşmadığı, kamera açılarının bilinenden çok daha alternatif yöntemlerle alınarak farklı bir sinemasal ezginin oluşturulduğu filmlerden birine götürmüştü. O gitmişti önceden, amatör olarak sinemayla ilgilenen bir arkadaşı Paris'te bi yerden bulup getirmişti CDsini; bayılacaktı, harika bir örgü, kurumsal sinema sektörüne ince bir satir vardı.
Çok bir şey anlamamıştı kız; hatta çoğu zaman onun nefes alışının momentumuna kaptırmıştı kendisini. Birbirlerine doğru çarpacak olan iki kişiden sevmekte daha hızlı olanı; çarpışmadan sonra daha fazla kütle kaybedecek olandı, onun bir bakışından çıkan ışınlar da ruha paralel uzanıp kalbin merkezinden geçecekti. Suyun kaldırma kuvvetine karşın sevginin kandırma kuvveti vardı.
Bunları ona anlatsa banal olurdu muhtemelen, genelgeçer ün peşinde koşan kağıt orospuluğuyla suçlardı onu. Söylememişti o yüzden hiçbirini.

"Halkı önemsemiyoruz sözde. Hadi lan. Bütün bu palavra, bu kitaplar, bu bi bokun anlaşılmadığı filmler onlara bi şey kanıtlamak için değil mi? BAKIN BANA SİZDEN ÖYLESİNE FARKLIYIM Kİ, BAKIN HADİ BENİ GÖRÜN, FARKLI OLDUĞUMU SÖYLEYİN SİZE BENZEMEDİĞİMİ!"
Bağırtısı beklentisine karşın alkışlarla değil homurtularla karşılanmıştı. Şuradaki beyefendiyi uyarabilirler miydi acaba, hayır böyle nezih bir ortamda olacak şey miydi. İçki işin içine karışınca böyle oluyordu, hem karımız kızımız vardı, nasıl rahat olabilecektik ki. Adam gibi içmeyi bilmek lazımdı, gazetelerde okuyorduk neler neler geliyordu masum insanların başına. Yok öyle demeyindi sivil polisler kol geziyordu buralarda, geçen gün bi arkadaşın başına da az kalsın böyle bişey geliyordu, Sakarya'nın oradaki sarhoş deli kesmiş kızın önünü de simitçi hemen el atmış duruma.

"Canım biraz sakinleş istersen" dedi kız; normal değildi yaptığı, ahlak normlarına göre falan da değil, uymuyordu onun karakterine. Sarhoş muydu acaba? Nasıl götürecekti onu eve- taksiye bindirse, parası yok; öbür türlüsü, evden bekliyorlardı. Zaten babası bilmiyordu, canına okurdu bir öğrense. Komünistlerle, anarşistlerle hayatını harap mı edicen kız? Bilmem ki baba, sanırım. Hem komünist değil ki o, baksana bi birada Marx'a sırt döndü; kendi öz teorisyenimizi yaratmalıymışız, başkasının döktüğü kalıba kendimizi sığdırmakmış en büyük hatamız baba, o öyle dedi. Ben bilmem anlamam, görüşmeyeceksin o itle, başımıza iş getirmeyeceksin. Peki baba, iş getirmem bi daha eve, gün içinde halleder gelirim.

"Gitsek buralardan" dedi çocuk, kızın elini bir kez daha tutarak. "Onlardan neden farklı olmak istiyoruz, neyini beğenmiyoruz onların? Saflar, masumlar onlar; biz böyle bi bok sanıp kendimizi. Üç kitap fazla okudum diye bi şey mi oldum ben, ha? Ne kattım hayata, ne yaptım da kendimi farklı görüyorum? Başkasının yaptıklarından medet ummak anca. O yazmış, o düşünmüş hacım sana noluyor? Ah ben Musil'i okuyorum ama. İyi bok yiyosun! SEN NE YAPTIN SEN?"
Üzerlerindeki bakışların yoğunluğu artmıştı; muhtemelen o görevli çocuğun arka çapraz masada bu kadar oyalanmasının nedeni de yakınmaları dinlemesiydi. Haklılar efendiler, iti kopuğuyla uğraşıyorlar her gün burada. Ne yaparsınız ekmek parası. Böyle yerlerde nimetin ismi zikredilmesin ama hemen. Bira parası, şarap parası. Alkol parası. Kara para. E ne var canım, kara para aklamıyoruz ya, alnımızın teri. Öyle ama herkesi de almayın içeri. Aynı şey bizim bir arkadaşın da başına geldi. Bizim bir diğer arkadaşın da. Bir diğerinin de. Çok arkadaşımız var durduramıyoruz hiç.

"Canım" diye sakinleştirmeye çalıştırdı kız. "İstersen içme daha, sarhoş..."
"Bırak!" çekmişti uzun parmaklarını kızın elinden. "ıyk arabesk dinliyor onlar. Dinlesin işte sana ne. Bu aileye doğmasaydın, ne bileyim, Van'ın Siirt'in bi köyüne doğsaydın hala Bakunin Bakunin diye sayıklayacak mıydın ki? Sırf şans için sana verilen bi şeye neden böyle sarıldın? Ne iş yapıyorsun diye soruyorlar? Öğrenci. Hayatın sonuna dek öğrenci. Hep öğren. Öğretme bile. Bir tane özgür düşüncen olmasın. Başkasının dediğini papağan gibi. Ama sordular mı, yok, Bakunin okuduk biz; otobüslerde daha az para alınsın, sinemalarda arkada, tiyartolarda en önde olsun yerimiz. Bakunin okuduk ya. Ne yazdın peki? Hiçbir şey, yazmam gerekmiyor ki, halktan farklıyım ben. Yeter bu bana."
Duraksadı bir an, sigara paketine uzandı eli ama sarhoş acemiliğinden olsa gerek, düşürdü yere. Eğilmeye bile davranacak denli bilinçsizlikte, sendeledi.
"Tamam alma" dedi kız, "ben sana bakkaldan alırım yenisini."
"Gidelim buralardan, ha?" diye sordu, sesi yumuşamıştı. "Kutup olduk biz. Karşı cephe ana akım; bizimkiler heterodoks. Onlar koyunsa biz de papağan. Ne dedilerse tekrar ettik; el pençe divan durduk önlerinde, ceketimizi ilikledik; başımızı kaldırıp bile bakamadık saygıdan. Anaakıma yeltenme, peki efendim. Şu kitapları oku; diğerlerini okuma, peki efendim. İzleme o filmleri, küçümse, halkın kapasitesi bu işte, bittabii 60%lık oran bir yerde. Bizim dediğimizi yap, dahasına da karışma. Üzümü yeme, bağını sorma; bakın karşıda kimse düşünmezken biz zaman ayırıp size ne yapmanız gerektiğini öğrettik buna minnettar ol. Şimdi RAHAT, HAZIR OL, SAĞ BAŞTAN OKU! Avrupa'da. bir. hayalet. dolaşıyor. bu. gece. en. hüzünlü. şiirlerimi. yazabilirim. sadece. burjuvazi. için. parlayacaksa. güneşi. de. söndürürüz. YETER, TROÇKİ GİBİ KAFA SİKME ARTIK!"

"Üzgünüm beyefendi, çıkmanızı rica etmek zorundayım; müşterilerimiz rahatsız oluyor."
"Ben Jean-Luc Godard kim biliyorum ama, bu da mı bişey ifade etmiyor?"
"Lütfen zorluk çıkarmayın, hadi bugünkü hesabınız da bizden, para falan ödemeyin"
"Spasibo garson yoldaş, Stalin'i bile ağlatır bu sosyalist ülkü uğrundaki gönül genişliğin."
"Tamam haydi artık gidin, bir daha da gelmeyin buraya."
"Biz hep kutup olduk be halkım; koymuyorlar ki papağanlarla koyunları bir arada."
"Yazık meczup herhalde baksanıza cümleleri nasıl da mantıksız ve saçma"
"Ne yaparsınız işte, herkesin kaderi, bizim bir arkadaşın da geldi böyle bir şey başına"

Yürürken bir bacağını diğerinin çaprazına alacak şekilde limiti taksi durağına yakınsayan bir dizi geliştirmişti çocuk, kızsa şu son yolu da geçince bankada kalan son parasını da gececi bir şoföre verecekti o evine kazasız belasız gitsin diye. Hayır, bırakamazdı onu böyle; kendi kendine konuşuyordu hem, tekin değildi buralar. Bilmezdi ki o yolunu sokaklarda, kalem kılıçtan da sadece teoride keskin.
"Haydi canım, geldik bak, biraz daha dayan."
Zorla oturttu onu arka koltuğa; açlığını daha iyi hissediyordu artık; şimdi eve gitse de annesi börek yapmış olsa. Yanına da şöyle demli bi bardak çay
"Hemen Tandoğan Meydanı'ndan Kızılay'a doğru sağdan ikinci sokak." dedi. "Köroğlu Apartmanı." Biraz parayı taksicinin cebine sıkıştırdı, sözde ders kitabı alacaktı onunla; neyse artık diğer aya. "4 numaraya da çıkarabilir misiniz, tek kat zaten? Sızıp kalmasın sokaklarda."
Araba tam hareket edecekken çocuk kapıyı açtı ve kendinden beklenmeyecek denli bilinçli bir hamleyle kızın ellerini tuttu.
"Gidelim buralardan." dedi. "Gidelim. Bi yerlere. Ne Thomas More'un Ütopyasına, ne Platon'un Devlet'ine. Kendi topraklarımıza gidelim. Kimseyi yargılamayalım, kimse bizi sorgulamasın. Ne istiyosak onu yapalım, ha? Sen ne tür müzik dinlemek istiyorsan onu dinlersin; ben mesela Rambo'yu izlerim akşamları. Sonra mesela ayrı yerlerde yatalım eğer onu istiyorsak? Ama bazen de sevişelim." Muzipçe güldü; nefesi kokuyordu ama umursamadı kız. "Neyi istiyosak onu yapalım; başlangıç noktamız ne halk olsun, ne anaakımcılar, ne heteredokslar; biz olalım, bizden başlayalım hayata. Keyfimiz neyi diliyorsa. Sırf onlar dedi diye değil, birine bir şey kanıtlamak için değil; farklı olmak için de değil; biz olmak için sadece. Kendimizle aynı olalım. Gidelim, nolur, bir tek seni istiyorum yanımda. Kitaplarımı yaksınlar, CDlerimi çizsinler, her şeyin canı cehenneme. Bi sen ol, bi de Paşa gönlüm. Paşa Gönlüm geliyor, ASKER, AYAĞA KALK, HİZAYA GEÇ. ESAS DURUŞ!"
Son tiradıyla yana yığılmış, hemen uykuya dalmıştı. Kız bir süre bakakaldı; sonra kapısını kapadı ve sarı arabanın karanlıkta gözden kayboluşunu izledi.
---

"Gülayla Batunun sorunları varmış benden duymuş olma da sen." dedi Ekim, kafeteryada oturuyorlardı. "Batu çok karışıyormuş falan, bunlar bi yemeğe mi ne gideceklermiş de Gülay'ın elbisesi açık diye olay çıkarmış ortalıkta. Yaka paça atmışlar dışarı." Yüz ifadesinden onaylamadığı belli oluyordu; "Hayır, ayrıl diyorum ama tık. Alışkanlıktan mıdır nedir?"
Ekim arkadaşından beklediği tepkiyi alamamıştı; hayır aslında tam olarak dinlememişti bile kız. Çocuk iyi miydi acaba, sabah aramıştı evi ama yanıt veren yoktu. Hem o söyledikleri, doğru muydu gerçekten? Her cümlesi üzerine paragraf dolusu analiz yapabilirdi.
"Hah seninki geliyor yüzünü güldürür şimdi" dedi Ekim, burnunu kıvırarak. "Ukala dümbeleği, fularına bak şunun."
Çocuk birkaç arkadaşına selam verdikten sonra yanlarına oturdu.
"İyi misin nasıl oldun?" diye sordu kız, merakla. "Aradım seni ama..."
"İyiyim iyiyim ya bi şeyim yok." Geçiştiriyordu. "Aç karnına o kadar içince çarptı biraz haliyle."
Ekim ilgisizce kafasını çevirdi, kızın gözleri uzun parmakların altındaki kitaplara kaydı.
"Akşama kampüste harika bir film gösteriyorlar" dedi çocuk. "Ingmar Bergman'ın veliahtı adeta. Yeni Persona diyorlar film için. "
Truffaut Sineması. Postmodern Etkide Biçimlenen İsveç Edebiyatı. Lermontov.
"Sinemalara gelmiş çok önceden; ama bilirsin işte, kim değerini bilecek ki böyle bir şeyin?" dedi küçümser bir edayla.
Kapitalizm'e Modern Zamanlar Başkaldırısı: Laos. Frida Kahlo'nun Bilinmeyen Sırları. Lenin.
"Gidiyoruz değil mi?" diye sordu çocuk, aldığı kitapların tayfununda kaybolan kıza.
"Ha, gidiyoruz, tabi." dedi kız da.

Wednesday, September 15, 2010

Young Boys Diye Takım Mı Olur Ya Gay Gençlik Dizisi Gibi


Gençlik dizisi dedim de aklıma geldi. İçinde şu olmayan gençlik dizisi var mı?

Aslında egzantrik bir meslek sahibi olmak isteyen (Palentolog, Antropolog kadar olmasa da işte Güzel Sanatlar ekseninde) ama ailesi tarafından Ekonomiye zorlanan kız.
Böyle asıl kahramanımız closeted bir Edith Piafmış, bu yeteneğini Mimar Sinan'da rastalı grafik öğrencileriyle, çok alternatif sinemacılarla Truffaut konuşup, "ya ben hiç türk dizisi izlemem çok banal"i motto haline getirerek (oysa sen bi dizi kahramanısın Selena) açığa çıkarası varmış ama kapitalist ve generation gap'i Mel Gibson'un yeni filmi zanneden anlayışsız anne-baba yüzünden dünyanın en sıkıcı şeyi olan ekonomiye itilmiş.

Hayatımda çok dizi izledim, 90%ı da manasızdı, sonrasında pişman oldum izlediğime ama hepsine bi kulp bulabildim. (ÖSS zamanı izlenen diziler, LGS zamanı izlenen diziler, gurbet acısı çekmekten dolayı izlenen diziler, geyik yapmak için izlenmeye başlanmış ama sonra cidden sardırılarak etrafa itiraf edilememiş diziler, bir procrastination aracı olarak diziler diye gider), bir sürü de klişe gördüm; ama şu yukarıdaki olay örgüsünden tiksindiğim kadar hiçbir şeyden de tiksinmedim hayatımda.

Ya bi kere sen Billie Holliday olsan Norah Jones olsan seni 17 yaşına kadar lise sıralarında çürütmezler kızım. Bi allahın kulu vardır etrafında sendeki yeteneği görecek, ne bileyim müzik öğretmenlerinin tek işi blok flütle Samanyolu çaldırmak veya herkese Muammer Sun'un kitabını aldırıp sonrasında bir sayfa bile açtırmamak değil; olmadı banyoda bi şarkıya mırıldanırken duyulur sesin ve hiçbir anne-baba da çocuklarında Freddie Mercury potansiyeli varken "yok illa ekonomist olacaksın, bize çarpan etkisi üzerinden sakız aldırarak ülkeyi kurtaracaksın" diye üstelemez; demek ki senin kalibren Amy Winehouse'tan çok Ankara'nın Gülü Seher konumunda ki, kimse sana el etmemiş.

İkincisi, ne sevdiniz iktisatı küçümsemeyi be. Ne sevdiniz koskoca ekonomiyi dangalak ergenlerin önüne engel olarak koymayı.
Yılların sosyal bilimi, uğruna savaşların çıktığı, devrimlerin yapıldığı, konjonktürlerin değiştiği (bu cümleyi de sırf konjonktürü cümle içinde kullanmak için tasarladım) ekonomi oldu mu sana bi modern zamanlar gulyabanisi, eve geç gelen ve buz gibi soğukta kaldırımda oturmaktan diyaliz makinesine bağlanmaya ramak kalacak olan emoya "bak ekonomi okuturup görürsün"cü tehdit unsuru?
Sizin o "ıyk çok sıkıcı", "adeta Salvador Dali olan ruhumu harcayamam öyle amfi köşelerinde" dediğiniz iktisatı, işletmesi, mühendisliği, fen bilimi geliştiriyor bu ülkeyi. Allah bilir okulda "inek lan bu" "mühendis abazan" diye dalga geçtiğin Sergei Brunlar, Mark Zuckerbergler adeta paraya para demekten vazgeçmiş hem yumuşak hem hesaplı tuvalet kağıdı formuna erilmiş- sen hala "ıyk özgürlüğümü kısıtlayamam". Kısıtlarsan şerefsizsin.
Zaten ODTÜnün mühendislik bölümleri, Boğaziçi İİSBF kollarını açmış bekliyodu da senin beyanatından sonra kepenk indirip; bu şekilde devam edemeyeceklerini anladıklarından; bilimin her türlüsüne paydos, "bırakıyorum lan atom profesörlüğünü; artık itliği hergeleliği üçkağıtçılığı öğreneceğiz" deyip beyaz önlüklerini yancılarının önüne attılar.

Herkes ne kadar meraklı özgür kuş olmaya. Eline manuel fotoğraf makinasını alan adeta bir Jan Saudek. Herkes Beth Gibbons kadar naif bir seksapeliteye, Björk kadar -aslında kimsenin anlamadığı ama çaktırmadığı- egzantrik bir özgünlüğe sahip. Herkese kendi ilişkisi Jane Birkin-Serge Gainsbourg. Fırsat verilse, herkes bi Lynch, bi Kubrick.
Bütün bunların olmasını engelleyen, insanların artistik özgürleşmesine cunta etkisi yaratan; sanata ve sanatçıya düşman olansa ekonomi.
Hadi be.

Günün birinde şansım olur da bi gençlik dizisi senaryosu yazarsam; fazlaca kaçık bir aileye doğan ve ebeveynlerinin tüm "güzel sanatlar oku" ısrarlarına rağmen namazında niyazında bi mühendis, veya ekonomist, veya "çok bilen ergenler tarafından limitleyici olarak atfedilen hangi bölüm varsa ona mensup olmak isteyen" çocuğun acıklı hikayesini ele alacağım.
Hobi olarak da yapmasın, öyle tiksindim.

hamiş: Yarın. Okul. Refet iptal. Teori gümbür gümbür.
hamiş2: buraya hala bi'şeyler yazmaya çabamsa A'dan dolayı. Kıymetini bil.

Thursday, August 19, 2010

My Milkshake Brings All the Boys to the Yard



- Brandon Boyd neden konserlerinde üstünü çıkarma ihtiyacını hissediyor? Hayır yani kendi çapımızca Türkiye-doğumluluğumuzca, torrent bilgimiz sınırsız internetimizce konser izlemiş insanlarız; onun gibi meyilli insan görmedik yeminlen. Hayır yani, neden? Şimdi hiç çok terliyorum, hareket ediyorum martavalı okumasın. (martaval okumayı "read story" olarak çeviren Google Translate'e I Kiss You Mahir) Bildiğin o süt gibi teni, o göbeksiz-kılsız vücudu, o adeta sayılan kemikleri gösterip "bak dünya malı bu" diye bizlerden "hıkmırık" diye tepki almak için. Sonra da kendi sevgililerimize "ne lan bu, git üstünü giyin, o eli de indir" diye atar vermemiz için.(ve cinsel hayat ölür; okey oynanan evde de aşk olmaz) Bir çeşit Matthew McConaughey'cilik.

- Şu dünyada Daniel Day-Lewis'in oynamayarak adeta sanat yarattığı filmleri izleyip de adamcağıza burun çeviren varsa ve bi şekilde tanışıyorsak; bana bi elveda mesajı atsın, ben de onunla bağlarımı koparayım. Vay arkadaş, o gün yine There Will Be Blood izlerken, -çok afedersiniz, amiyane tabirle- öyle bi "çarkına sıçarım" bakışı attı ki; valla altıma kaçırsam kimse yadırgamazdı. Hatta bence altına kaçıran oldu da, biz "ya aynı duruma gelmemize ramak kalmıştı" empatisiyle kapadık üstünü olayın.

- Eski CDlerimi buldum; kulaklarım kamaştı. Flaw, Ill Nino, Atreyu, From Autumn to Ashes gibi bi süre deliler gibi dinlediğim ama şu an resmen kafamın kaldırmadığı gruplar. Ama mesela, o dönemlerden itibaren -o dönemler de 7.sınıf falan- Incubus, Radiohead, Pantera, Tool falan başlamış; bi dönem de resmen zibil gibi grunge dinlemişim (Susan Silver bu kadar dinlemedi) (Susan Silver'ı googlesız bilene de kocaman bi I Kiss You Mahir) ama takdir ettim yine kendimi. O CDleri hazırlayan-hazırlatan halime 8-9 yıl sonra dinleyeceği şeyleri (Fast Love) söylesem ağlardı üzüncünden, Mat2de de bu kadar net çıkarmazdı.

- Yok aslında klasik müzik dinliyorum bu aralar. (TELEVİZYON HİÇ İZLEMEM ÇOK BANAL) "Brahms da zamanında ilik gibiymiş" diyecek kadar. Sevdiği yazarların dedikodusunu yapan Selim Işık gibi. "Arabesk yavşaklığından utanıyorum böö" diye beyan vermeden önce bir kez daha Hungarian Dance No:5. Sonra bi posta da Sezen Aksu'ya laf döşerim. Patlıcanı da çok severim. Evet baya alternatifim ölüyorum farklılıktan.

- Afyon sucuğu bulunan evde vejeteryanlık olmaz.

- Bi de Brandon Boyd'un kesinlikle "get laid" olmaya ihtiyacı var. Çünkü kronolojik boyutta incelendiğinde bu adamın ne zaman güzel bi ilişkisi oluyo; ortaya can gibi şarkılar çıkıyo (11 Am, Here in My Room, Southern Girl) Yoksa o Wild Trapeze'de ne biçim şarkılar var "dünyayı kurtaralım" "Kyoto Protocole rulaz bro" "bunların hepsi yabancı odakların oyunu" minvalli; valla şarkıyı mı dinleyeyim, siyaset bilimine yatay geçiş formu mu doldurayım bilemedim. Hayır sosyal kaygı taşıyan şarkı isteseydik Edip Akbayramla Selda Bağcan kasetleri var yan odada.

- George Michael diye küçümsemeyelim; hayatımda bu kadar sensual şarkı sahibi insan görmedim tanımadım. (Hayatında kaç tane şarkı sahibi insan tanıdın? 3) Adamı Gazze'ye koysan Netenyahu "ya aslında kimseden görmediğim iyiliği de Hamaslı bi arkadaştan gördüm" diye beyan verir. Erdoğanla Kılıçdaroğlu da birbirlerini havuzlu villalarına davet ederler; "ay yok, geçen hafta da siz geldiniz, valla olmaz, bu sefer biz bekleriz" diye büküm büküm bükülürler.
(DÜNYA BARIŞI İÇİN GEORGE MICHAEL)

- Ya ben de minicik aklımla Brandon Boyd'a akıl veriyorum; şahsen Mr.Mustache'ten sonra iyi bile toparladı.

- Önce twitter hesabımı, sonra da blogumu kapatacağım. Uyarmadı demeyin. Bana yaşadığımız hayatın gerçekliğinin post edilen videolardan da, 140 karakterli statü belirteçlerinden de önemli olduğunu hatırlatan birinin izinden gidiyorum -ismini google'a yazınca tek bi sonuç bile yok- ; bi de, yani, gelin itiraf edelim -blog girdisinde Ertuğrul Özkök tandansı- ünlü olmadığınız sürece kimse sizin yazdıklarınızdan çok etkilenmiyor; etkilenen varsa da bence o kadar etkilenmesin. Kimse de "hmm dün saat 3 gibi sıcaktan baya bunalmışım" diye bakmaz yani Facebookuna. İnsanlar okusun diyedir gaye.
Hayır, Alex Turner'ın bile bulunmadığı mecralar; ama gün gelir Twitterda bi verified account alırsa bu yazdıklarımın hepsini de yutar; en büyük takipçisi olur, her lafına "@AlexTurner haha omg! ur so right! i luv ur work!!!!" yazmaktan da geri kalmam. Buna da uyarmadı demeyin.

- Şunu dinleyip gülümsemeyen, biliyorum, sen aynı zamanda Daniel Day-Lewis'i beğenmeyensin. Çık hayatımdan; gelme buraya.

- Pazartesi (sonunda) Marmaris; sonra Alanya. En sonunda kesin dönüş, referandum oylaması -bu da ilk oy verme deneyimim olarak tarihe geçsin- ve ardından lisans eğitiminin son ders seçip, istenilen derse kota kalmamasına yakınılması. Öperler.

Resim: Democratic Underground.
Açıklamıyorum; İZLEYENLER BİLİR. Adeta elitizmin doruğuyum.
Yok ya, spoiler falan olmasın. Bi de o There Will Be Blood, Upton Sinclair'in "Oil"inden. Hani şu Sabahattin Ali'yi solcu olmaya itenden.

Tuesday, August 3, 2010

Tek Elin Alkışı



Staj geyiklerinin, sınav sonuçlarının, gelecek kaygılarının kendilerini kavruk bir sıcak üzerinden hunharca hissettirdiği bir iklim muzbalıkları için güzel günlerin habercisi değil. İkiyüzlü çıkarcılığı anlatmasında kendisinden beklenmeyecek denli deneyimli ve sezgili görünen bu masumun 30 yıl sonra neler yaşadığının ucuz zaman geçirgeci kitabı; yıllarca onu sistemden dışlamış çark hamsterları tarafından alkışlanarak takas ediliyor.
John Lennon parasız ve kardeşçe bir dünya düşlerken, yürüyüşlere son model arabasıyla ve Paul McCartney polemikleriyle katılınca da ikiyüzlü oluyor.
Selim Işık sevmiyor pek. "Zen ticareti yapan bir yazar var (geçimi bu yüzden). Ona göre de İsa-Mesih, televizyon programını ön sıradan seyreden o şişman kadın işte. Özenti" diye bitiriyor 8 Nisan tarihli günlüğünü. Kendisinin de aslında bir Seymour Glass olduğunu anlaması için, aynen onun gibi mi ölmesi gerekiyor? Bilemiyoruz; zira kader aynı, ama beyinler öyle kolayca okunmuyor insan okutmayı seçmedikçe.
Teddy biliyor öleceğini, ona göre her şey. Farkındalığın getirdiği sorumluluk ve mutlu olamadan her şeyi o hissiz haliyle kabul etme isteğine çoğu insan ahmaklık gözüyle bakıyor.
Kimileri bu Advaita Vedanta Budizmini pratik edenin Yahudi lobilerince alındığı koruma haznesinden dolayı bu denli popüler olduğunun komplo teorisyenliğine soyunuyor.
Kızı bile sevmiyor onu, bir pedofil olduğunda hayli ısrarcı.
Okuduğu kitabın yazarını arayıp onunla arkadaşça konuşmak istemenin peşinde ama sadece.
Mutluluğun katı, keyfin ise eriyik olduğunun bilincine vardığı kadar içine atıldığı savaşın hüzünlü dehşetini iliklerine kadar hissetmesinden mi her satırda yaşananlara dair ince anılar?
Louis Garrel gerçekten okumuş mu kitabı, yoksa kameralar önünde "alternatif entelektüelite"yi göstermenin bir başka şatafatlı yolunu mu bulmuş?
Kütüphanede "kitap avına" çıkmayı, kim daha iyi anlatabilmiş Seymour Glass'ten başka: "But fishing, as you know, in libraries or anywhere else, is a tricky business, with never a certainty of who's going to catch whom" Var mı şu cümlenin anlatmak istediklerini Türkçeye verimli bir şekilde aktarabilecek bi mütercim?
Muzbalıkları mı avlamış Seymour'u yoksa? Yoksa her gün eğer, içimizden sayısız şekilde dua edersek, gün gelince artık kalbimiz o dualarla senkronize bir halde yukarıda hangi güç varsa ona doğru nale içinde mi atacak biz yine günlük işlerde debelenirken? Bir Günseli bizi o dopdolu ajandalardan, yarına yetiştirilmesi gereken işlerden, buluşulması ve yanlarında çok keyif alınıyormuş numarası yapılan kişilerden kurtarıp da, evi barkı, çoluğu çocuğu, burjuvayı proleteryayı bıraktırıp, peşimizde Olric, trenden trene insan manzaraları arasında Selim'in, Seymour'un izlerini mi aratacak?
Kyle, Stan ve Eric; o çok "tartışmalı" olarak gösterilen ve bu saf gerçekliğe ulaşmamızın en büyük bahanesini de Lee Harvey Oswald aksiyonlarından bulan kitabı, ne televizyonda gösterilen video klipler kadar, ne de internette herkese bir tık uzakta olan websiteleri kadar ofansif bularak, dünyanın en büyük hayalkırıklıklarının büyük eserler getirmesi neticesinde içinde Sarah Jessica Parker'ın bile bulunduğu bir roman kaleme almışlar.
Butters kitabı ne zaman okusa birini öldürmek istiyormuş, ta ki onların aslında ölmüş olduklarını öğrenene kadar.
Layne Staley de onun gibi inzivaya çekilmiş; ölü bedenini bulduklarında 38 kiloymuş sadece; roman raflara düşüp, sistem meraklılarının ve sisteme muhalif görünüp çarkı çevirmekten de geri kalmayanların ağzına sakız olduğu zamanki yazarla aynı yaşta.

Resim çektirmeyi pek sevmiyormuş; hayır Facebookta taglenir diye değil. Bi fan page'i varmış, binlerce insan likelamış; ama öldüğünde yalnızmış.

"Don't you want to join us?"
I was recently asked by an acquaintance when he ran across me alone after midnight in a coffeehouse what was almost already deserted.
"No, I don't" I said.

Resim: Luccazona

Friday, July 16, 2010

Entrybaşlığıbulduramadıklarımızdanmısınız


PuCCalaştıramadıklarımızdanmısınız?: Bi tanıdık var, arkadaş demiyorum bak, kendisini fena halde PuCCa gibi göstermeye çalışıyor. Tabi olmuyor, olamıyor; her şey özgün olanında ve belki ondan hemen sonra gelen 1-2 karbon kopyada güzel; sonrası hezimet ve gaflet ve dalalet. Kız (gerçek PuCCa) yazmış bir şeyler, canerik kadar güzel de olmuş; ama onun hayatını sen (çakmanın da çakması PuCCa) yaşamıyorsun ki; ne bu erkekarkadaşaisimtakmacılık, özgürümgencimgüzelimci beyanlar? Yaşamını bilmesek heyecanlanacağız, "vay canına" diye senin de ezeli bir takipçin olacağız; ama işte bu ne perhiz bu ne lahana turşusu beyanatı? Sen (çakmanın da çakması PuCCa) kendi yaşamınla biraz daha barışıp, komplekslerinden azıcık daha arınıp, daha özgün çalışmalarına devam edene kadar; biz gerçek PuCCa'yı okuyor ve sana (çakmanın da çakması PuCCa) kişisel alçakgönüllü payemizin bir nebzesini bile bahşetmiyor olacağız.

Rüyalardabuluşturamadıklarımızdanmısınız?: Son üç gündür rüyamda Jesse Spencer'ı öpüyorum. Ama öyle böyle öpme değil, nice gerçek yaşam öpmesini alır; "sen de öpücük müsün be" diye başlayan bir monologla rencide eder ve hepsini ıssız bir adaya düşürür. İlk rüyada Ayvalık'ta kolye bakarken geldi öptü beni, ikinci gün bir odada (o) beyaz bi gömlek giyinirken "yeter allah" diye ben dayanamadım yumuldum nam-ı diğer Dr.Robert Chase'e. Son rüyamda da bi otobüsün en arka koltuğunda öpüştük. Yalnız bunun rüya olduğu çok belliydi; çünkü otobüs durunca Jesse'nin "gitme, kalalım ve devam edelim ne yapıyorsak" önerisine omuz silkip otobüsten indim- gerçekte olsa hiç yapmayacağım şey.
Sabah bi kalktım; öylesine öksüz ve yalnız hissettim ki kendimi; Tanrım, diye ellerimi açtım, sen bana en kısa zamanda bi Jesse Spencer öpüşü nasip eyle yarabbim (daha fazlası da olabilir elini korkak alıştırma) amin, diye dualar ettim; gerçi bir yandan da duam kabul edilmesin istedim zira biliyorum ki dudaklarımız birbirine değdiği anda hiçbir şey eskisi gibi olmaz. En az benim kadar azılı bir House MD fanı olan arkadaşım fB'ye konuyu açtığımda "belki Jesse Spencer o kadar iyi öpüşemiyodur gerçek hayatta" dedi de yüreğime serptiği su benim yaşam ilacım oldu. (Vicodin? Most probably) (ya git öpüşemeyen adam öyle yakışıklı olamaz, yalan konuşma fB)
Yaptığım araştırmalar sonucunda (google images'e jesse spencer yazmak) ikileme hâlâ çözüm bulamamanın da kederindeyim.
Zira şuradaki Jesse Spencer ölümcül öper belli;ama şundakinden hiç emin değilim. O zaten beni öpmez George Michael'i öper. (Evet bi önceki ölüyomuş yanıyomuş yoluma)

N: Ben hep görüyorum o rüyalardan, wet dream denir ona, welcome to N's world.
I: Ya git, evlenicez biz.

Yazımhatasıyaptıramadıklarımızdanmısınız?: Şunu fark ettim ki beni kendinden soğutmak için; insanların çok da fazla çabalamasına gerek yok. Bir yazım hatasına, bir -de, -da ekinin yanlış yerde kullanılmasına; bir fıstıkçı şahap geleneğinin bilinmemesine tav oluyorum. Ama not düşülesi ki, bu Günseli tarzı veya benim şu anda mısınızları bitişik yazmamın altındaki amaç gibi değil; bildiğin bilemeyenler. "Taktir edersinki bende kendi geleceyimi düşünmeliğim ;)"i klavyeye yazarken, bir yandan üzüm yiyip, bir yandan kardeşiyle kavga ettiği için midir bilinmez; enter tuşuna basmadan bir kere bile düşünmeyenler. Lütfen gitsinler, uzun bir süre onlarla görüşmeyelim, yemek yiyip içmeye gitmeyelim, projebuddies olmayalım, arkadaşın yanında getirdiği tanıdık olarak gruplarına katılmayalım, internet ortamından laf atmalarına cevap vermeyelim, yolda görünce merhaba dememek için telefonumuzla oynuyormuş gibi yapalım.

Masterbaşvuramadıklarımızdanmısınız?: Büyük gaflete düştüm, dedim ki, normal hayatımdan arta kalan zamanlarda, oturup şu gidilesi okulların master/doktora/mba/kıl/yün programlarını araştırıp; ne isteniyor, ne istenmiyor, transkript a4 kağıda mı basılacak, referans için hangi hocalara yalvar yakarılacak bir bakınayım. Bakmaz olaydım. Onyüzbinmilyon tane sınava girip o sınavlardan binmilyonmilyartrilyon gibi puanlar almamın acil lüzumuna mı yanayım, yoksa bu yıl bizim dönemden kimsenin doğru düzgün kapağı yurtdışına atamamasına mı? (bu konuyla ilgili elem hatıramı da yazacağım bir ara) Ki IELTS'den mucizeler bekleyen İngiliz okullarına "your own citizens cannot even tell the difference between you're and your" diye mail atasım var; ama köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı. Köprü de boğaz köprüsü trafiğine maruz kalan sırat köprüsü gibi. Allah şaşırtmasın. Of. Neyse, bi süre daha bu gerçeklikten kaçıyorum.

Avustralyalılaştıramadıklarımızdanmısınız?: Harry Kewell, Lucas Neill ve Jesse Spencer'ın doğduğu topraklardan zarar gelmez.
Hele şunun, hiç: http://www.youtube.com/watch?v=mLPPlRDOZx0

Neyse daha fazla saçmalamayabaşlattıramadıklarımızdanmısınız mecmuasına arka kapak kızı olmadan gidip yatayım bari.
Bi süre daha -yaz tatilinin verdiği yadsınamaz nedenlerden ötürü- buralarda değilim; bu yüzden herkese iyi eğlenceler ve iyi geceler. (ehe ehe ehe ehe)

Thursday, July 1, 2010

Bankayaonbinkoyupikiyılsonraellibinalangiller



Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık olma oranı yüz binde kırk iki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran 1980'de yüz binde seksen altı olacak. Gene yeterli değil, planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üstünde çok durmuyorlar.
Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz on altı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma (bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dört yüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar vs.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Gizli aşk sayısının da ihtimal hesaplarına göre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor.
Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme, kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört bin iki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan aşık olma ve sadece sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş.
Bu arada park bekçileri seksen iki bin kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş.
Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve aşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş.
Tahmini zarar yarım milyon civarında.


Okuduğumuzu Anlayalım
Yukarıdaki parçada yazar neyi anlatmak istemektedir?
Hangi cümle çıkarılırsa paragrafın bütünlüğü bozulmaz?
Yukarıdaki parçanın ana fikri ve konusu nelerdir?

Not: Cevaplandırma süresince tuvalet ihtiyacını karşılamak yasak, silgiyi sıra arkadaşınızla ortak kullanabilirsiniz; kopyaya tolerans yok.
En ufak bir seste kağıdınız alınıyor; sorunuz varsa da öğretmene bile sormayın.
Üç yanlış bir doğruyu götürüyor; kazananları 360 derece döner deri koltuklu kârgüder ofislere geçiriyoruz, diğerleri ise disconnectus ve erectus.

Thursday, June 24, 2010

Perşembe: Bence Sen de Artık Her Gün Gibisin


Belli başlı konulardaki heyecanlı lafazanlığımı ünlü Çin düşünürü Konfüçyüs'ün "Söz Uçar Yazı Kalır" mottosunu günümüz "teknolojik gelişmelerden uzak mı kalalım hahayt" Firdevs Yöreoğlu-culuğu ve hatta CS-fahri-üyeliği ile harmanlayarak bastırmaya çalıştığım şu alçakgönüllü platform, son zamanlarda 1945'in arka bahçesine dönüşmüş (Ekşi'yi takip edenler ne demek istediğimi az çok kestirebilir).

Bu durum belli kesimlerce, ve hatta alter egom tarafından kınanabilir; fakat unutulmasın ki ben ilkgençlik çağlarını Yeşilçam filmleriyle beslemiş; hatta eksik kalan filmografiyi de N ve E'nin yardımıyla doldurmuş bir Türk genciyim. Üstüne üstlük geçen yıl future prospect'ime bile
"aw holy effs, my tv show has just finished airing, gotsta rap" cümlesini hunharca ve aynen bu aksanla söyleyip (also known as Queens ghetto mixed with East London indie scene with a mild Turkish background) odama kaçmış, üç bardak Becherovka eşliğinde Bihter ve Behlül'e söylenmiş de bir ölümlüyüm.
(Olayla ilgili detaylar:
1.Hayır, bu kesinlikle, içtiğimiz biraların hesabını ona patlatmak için değildi.
2.Evet, bundan sonra beni aramadı

3.Evet, uyuz oda arkadaşım kendisi sabahın 4ünde Çince konuşmuyormuşçasına benim mütevazı ve toplumbilimci yorumlarıma hayıflandı yüzü bile kızarmadan.
4.Hayır, pişman değilim)

Burada "beni kabul eden aşk-ı memnuyla etsin"ci bir ültimatom yok; sadece buyum ben işte, Kıvanç Tatlıtuğ saçını kestirdiğinden beri (Behlül Haznedar: "Çok sıkıldım ve kestim" I'nın iç sesi: "ohşşş yes fak şit gaddemit").
Disconnectus Erectus'tan mütevellit şu aralar üzerinde epey kafa yorduğum bir konu, insanın mutlu olduğu şeyi yapması; o yüzden ne "insanlar ne düşünür"cü, diğerleri üzerinden kendini tanımlayan bir çizgide ilerlemek istiyorum, ne de kendimi "ben izlemiyorum ya, ne işim olur"cu riyakarlığa göz kırparken bulmak niyetim.
(ve Yılın Sosyal Mesaj Kaygısı Ödülü'nü I'ya vermek üzere Levent Kırca ve Mahallenin Muhtarları dizisinin senaristlerini sahneye davet ediyoruz) (ki o senaristlerin Aşk-ı Memnu senaristleri olmasıdır kişisel gelişim konferanslarında örnek olarak sertifikalara yazılması gereken)

Özellikle de son bölümün vuku bulduğu ve durumun vahametinin

1.Twitter Worldwide Trending Topic’lerde Aşk-ı Memnu’nun birinci sırayı almasıyla –ki süreç ilerlerken Birleşik Krallık’ın Meat Flavoured Gum’la yetinerek Türk gerçeğine bir hayli uzak kalması da gözlerden kaçmadı

2.Ekşinin error vermesiyle

3.İnternet bağlantısının gitmesiyle (“yabancı güçler bir TT’de Aşk-ı Memnu’yu tutmayalım diye yaptırdı Kahrolsun Siyonizm Bagism Shagism Madism Drugism)

Anlaşıldığı bu perşembeyi cumaya bağlayan gecede, benim de bu yasak aşk hakkında bir kaç kelamı zikretmeden once bir self-confession prologuna girişmem şaşırtıcı olmamalıydı, o yüzden "özet geç lan piç" diyenler için, işte yorumlar:


-Behlül, hani sen cemiyet adamıydın, bizi mi yedin bunca sene? Sevgili değiştirmede Paris Hilton'la tam rekabet (perfect competition) halinde bulunan adamın bekarlığa veda partisi böyle mi olur? Almış 4-5 tane Ankara Krev (Bir Tyke aksanı olarak Crew'ı Krev diye okumak) gönüllüsünü, ne bi polis görünümünde stripper, ne bi dekorasyon, organizasyon bi şey; o övüp bitiremediğiniz tekne yerinden bile oynamadı öyle sönük bi gece. Bülent desen soyadına yakışır bi şekilde silik ve yancı; arkadaşların zaten Ayvalık-Yazlık-Sitesi sakinleri gibi, ortaokulun bitmesiyle artık rafa kaldırılan içip-denize-girelim mottosundan kurtulamamış izansızlar. Bu mu senin "evlilikten önce son gecen?"


-Çetin Özder, yazıklar olsun sana. Sen ki Zenginliğe Giriş 101 dersinin bütün sectionlarına dur durak bilmeden girip, quiz ve ödevleri bile asistanlara bırakmadan kendin notlayan bir insan olarak gönlümüzü kazanmış; golfünden tut, şarap tatmacılığına, at biniciliğine, "dünyanın her yerini gezdim" seyyahlığına (Bir Ülke Belirteci olarak Avrupa) kadar envai çeşit hobiyi, biz spor denince aklına sadece futbol gelen, şarabı da 25 TLden fazlaysa "pahalıymış" deyip almayan güruha yepyeni bir dünyanın kapılarını açmıştın ki; senin de mega boy Behlül olduğun gerçeği yüzümüzde acı bir tokat gibi patladı.

Zorluğu, mücadeleyi görünce bir anda yan çizdin; cenazede Firdevs'i iki pışpışlayarak hem gönül alırım hem de dosta güven düşmana korku salarım sandın; yanıldın. Bunun en güzel karşılığını da sana Firdevs the mighty, felçli bile olsa, o bakışlarıyla verdi. Şimdi dünyanın neresine gidiyorsan çek git, ama unutma ki karaktersizsin, kaypaksın, aşkının yanında duramayanlar kulübünün Behlül'den sonraki fahri üyesisin.


-Pelin, sana yıllar yılı Ivan Sergei Dimitriç Topov muamelesi yaptığım için utanıyorum; o yancı görünümünün altında bir karakter analisti duruyormuş meğerse; Nihal'in Behlül sevdası (bkz: Bir Sevda Türü Olarak Abazanlıkla Karılmış Obsesyon) herkese taktırdığın maskelerin metaforunda mı yoksa? Gerçi "ayyh Sex and the City gibi olmasın tütütütü maşallah"ınla da modernleşmeye-çabalayan-ev-hanım-cılığını gösterdin; ama ben yine de içimdeki Ziyagil'e (bir ileriki uyarıya kadar saflık-derecesinde-Pollyannacılık deyiminin yerini Ziyagilciliğin alması) yediremeyerek kınamadım seni.


-Katya, helal olsun. Koskoca Bihter Yöreoğlu'nun (farkındaysan Yöreoğlu diyorum Bihtocan, diğer sünepe soyadı sana hiç yakışmıyordu zaten), Firdevs "the mighty queen"in bulamadığı şeyi sen buldun: kendisini seven ve bu sevginin arkasında duran bir erkek. Öyle zamanlar oldu ki, Fatma -bu saatten sonra, o Alperen Ocakçı kocanın himayesi altında Katya olarak kalacağını düşünmüyorsundur umarım- uğruna bir koşu Unkapanı'na gidip arabesk sektörüne yepyeni fakat muadillerinin satış rekorlarına ulaşamayacak bir kaset çıkarıp gelecek sandık. Bundan sonra senin için tek temennimiz, dini vecibelerini yerine getirmen, evinin kadını, çocuklarının anası olman.(Bkz. Dışarıda Hanımefendi, Mutfakta Aşçı, Yatakta ehem öhöm) Bihter-Firdevs-whatever-scheme-they-are-onto üçgeninden de tırnağın kırılmadan ayrıldığın için -yanağı hafif çizikle atlatmak, bir hafta ağır egzersiz yapmasın lütfen- (Bir Seks Yapmama Biçimi Olarak Ağır Egzersiz) sana ödülünü veriyor, Anadolu'daki köyüne arkandan su dökerek uğurluyoruz.


-Hilmi, yavrum, olan sana oldu. Sen ki o Ednan densizi etrafta hebe hebe diye emeklerken bu yasak aşkın denklemini üç saniyede çözen bir hesap makinası, bir usta matematikçisin. Sen ki, öz oğlunun göz göre göre bu izansız Adnan'ın köpeği olmasını izlemiş bir cefakar çile insanısın. Sen ki o yancı, o "dur boşandıktan sonra hemen Çetin'e gideyim ki available olduğumu sosyetenin en gözde, zengin, ve ölüme en yakın bekarı bilsin"ci karının dırdırını yıllarca çekmiş bir cevval Türk kocasısın. Sen ki o en sevmediğin Bihter'in bile cenazesine giderek olgunluğunu göstermiş bir insan evladısın. Ama elde ne var? Sıfır. Allah bilir, bir ademoğlu sana gelip de "valla hakkınız varmış Bay Önal, ne öngörü sahibiymişsiniz" bile dememiştir; ama üzülme Hilmiciğim, hayat sana güzel. Daha önünde ne imkanlar, neler neler, ağaçlar, her gün yeşermeler falan.


-Nihal, eğer günün birinde sana benzeyen bir kızım olursa o zaman Bihter gibi kalbime söz geçiremeyip intihar edeceğim. Bu yersiz egoistlik, bu "ayh bütün dünya benim, ben de Behlülün etrafında dönüyorum"cu kız-kurusu mantığı, bu kimse-beni-çekemiyor-gillerin en belirgin özellikleri, eline iki tane kitap almadan bütün gün evde kukumav kuşu gibi etrafa tüneyip "Behlül nerdesin ihihih" diye ağlamaklılık öylesine sinir bozucuydu ki, Bihterimu hayatına son vermeden bi tane de sana sıksaydı bütün bir Aşk-ı Memnu kitlesinin içinin yağları erirdi. (Bir Yağ Eritme Formülü Olarak Pilates'ten Sonra Nihal Ziyagil)

Oh oldu, o uğruna ölüp bayıldığın soyadını alamadın; o kimlerin kastıra kastıra gitmeye çabaladığı Amerika'da Behlülcüğünle master yapamadın; o senin üç nanogramlık beynini, bir erkeğin peşinde tüm varlığını silip süpürmeni çekemediklerini düşündüğün güruhun sözüne geldin ya; Bihter reisin trajik sonunun getireceği hüzün dalgaları, bu gerçekle birlikte üzerinde sörf yapma olasılığının azaldığı frekansta geldi.


-Firdevs, suçlusun bebişim. Bunun farkında olduğundan belki de o yüz felci. Yoksa sen, Firdevs "the mighty queen" Yöreoğlu; hayat felsefesiyle dağarcığımıza "manipülasyon" kelimesini kazandıran (Bir Linguistik Duruş Olarak Manipuology), tahlil konusunda Gregory House'la Princeton'da fink atabilecek tek kişisin; "ayh napayım kendi etti kendi buldu" der geçer gider; bi Warren Buffet, bi Donald Trump olsun, sana gerçekten yakışan insanlarla pre-nup imzalardın; o karaktersiz mega-Behlül Çetin Özder'le değil.

Ama suçlusun işte; sonun da Les Liasons Dangerouses'teki Marquise de Merteuil'den farklı olmamalı.

Sensin Bihter'i anlamakta son bölüme kadar güçlük çeken -"oysa o senin kızın"-, sensin Nihal'in içindeki o abazan potansiyeli, o hormonal iç çekişi bildiğin halde onun eline Behlül kozunu vererek Bihter'e rakip çıkaran.

Oysa senin üstün deneyimlerin ve klas yeteneklerin bilmeli ki işin içine bi third party person girdi mi daha ateşli, daha yakıcı oluyor ilişkiler (bkz. Miranda'nın Skipper'ı başka bir kızla gördüğü zamanki "have you been working out?" heyulası- ve evet Sex and the City referansımla da evimin kapılarını yancı Pelin'e sonuna kadar açıyorum)

Bıraksaydın o "çılgınsın men" Behlül'ü kendi haline; sıkılır gider, çareyi one night standlerinde bulur, manasız varlığına yeni bir gaye eklemeden amcasının eline baka baka can verirdi; Bihter de olayı ego yapmaz (Bir Aşk Sanrısı Olarak Ego Şişkinliği) bi süre sonra bu yaşadıklarına bir tarafıyla güler, Adnan kolpasından da ayrılıp, Fransız cemiyet hayatının haute frequence ile zikredilen isimlerinin, Yunan armatörlerinin soyadını alırdı.


-Beşir, Kenan Evren veya Alexa Chung ölse bu kadar sevinmezdim yeminle. Bir yıl boyunca o röntgenci, o "habervaktim.com'da yer açılmış, yarın gelsin başlasın"cı karakterinin öksürmelerini, tereddütlerini çektik. Bir kere adam olsan, o ölmemeye ayırdığın güç potansiyelini yaşamına, karakterine, prensiplerine uygulasan; ya gider baştan anlatırdın açık açık her şeyi, ya da susar çeker giderdin nereye gidiyorsan. Adeta Türk bağyanlarının diyet yapmaya karar vermeleri gibi, her Pazartesi sabahı ağzını açtın; öğle yemeğinde yerden bitme Cemilen "ayh Bişir gel bak sana en sevdiğin yemekten yaptım" diye seni müştemilata çağırında "bozuyorum nulen yeminimi" diyip, tabağın bitince yine Cemile'ye uzattın. Behlül master olanaklarını yabancı ülkelerde ararken, sen lisans üstü eğitimini Ziyagil Medresesi'nde dirayetsizlik ve basiret yoksunluğu üzerine verdiğin tezle bitirdin.

Nihal'e duyduğun o "saf aşk" da ancak İclal Aydın'ı hüzünlendirir, yoksa "benim hayatımın öhö öhö anlamı öhö öhö öhö Nihal'dir öhö"cü mantığın beynini belli bir verimle kullanabilen üç haneli iqya sahip insanlarda "hadi öl de işimize bakalım" cümlesinden fazlasını uyandırmadı. Doğan Media Center'da Tuna Kiremitçi'nin asistanı olarak işe başlayabilirdin; ama gel gör ki yaşadığın tereddütler ve bir türlü veremediğin kararlar senin ölümüne sebep oldu, çok da iyi oldu.


-Adnan, dirayetsizsin, güçsüzsün, suçlusun. Tek bildiğin mıymıy konuşmak, öğüt vermek, şiir okumak; başka da bir halta yaramazsın. Ait olduğun yer Fox Stüdyoları, Salı geceleri Kürşat Başar'ın yemek masasının tam yanındaki yancı koltuğu. Reytinglerin tam düştüğü yerlerde Bülent Binbaş modu çıkar iki tango figürü, bir de ağlak şiir okur, maaşını alır evine gelirsin; yoksa bu iradesizlikle mümkün değil holding yönetmek, hele de günümüz kriz ortamında.

Beşir'e gösterdiğin özenin yarısını bir günden bir güne ağzında zerre bakla ıslanmayan ve her Cumartesi ülkenin belli bir bölümünün event listinde yer kaplayan altın-günlerinin dedikoduculuğu ile baş davetlisi olmaya aday oğlun nelerden muzdarip oğlun Bülent'e ayırsaydın, en azından bir dölün kurtulur, hayata senin o zırvalamaların gibi daha umutlu bakabilirdi, yapamadın.

Behlül'e gösterdiğin toleransın -inkar etme, bir bölüm önce kendin itiraf ettin- yarısını kızın Nihal'e gösterseydin; o azman ergen de İstanbul gece hayatı, Uludağ'da Snowfestler, yaz tatilinde "arkadaşlarla Bodrum" gibi aktivitelerde fink atabilir; dünyanın Behlül'ün saçından değil, bir toz bulutundan meydana geldiğini öğrenebilir; yancı Pelin ve verem Beşir dışında arkadaşlar edinerek üç kuruşluk dünyasına yeni pencereler katıp resimlerini fütursuzca Facebook'ta paylaşırken alttaki "Nihalcim chok kusel chikmissn mucks" yorumlarına tebessüm edebilirdi. Hem böylece ne "sen benim oğlumdun" diye yalvarıp yakardığın meydanı bu kadar boş bularak atını dört nala koşturmazdı, ne de Nihal ergenliğini bu denli çetrefilli ve egosantrik bir şekilde atlatırdı.

Bihter'i de zerre anlamadın, anlamaya çalıştın; ama kısıtlı kapasitenle ancak bir yere kadar varabildin. Salonda tango yapmakla, seksten- ah pardon, making love- (Bir Turnusol Kağıdı olarak Having Sex vs Making Love) sonra sırtını dönmemekle, "dur karıcım narin poponu Japon Yeni'ne silme, tahriş eder, en iyisi İngiliz Sterlini bu konularda" beyanlarıyla ideal koca olacağını sandın, yanıldın. Daha önünde gelişen Behlül ataklarını görmekten bile acizken, nereden anlayıp çözecektin ki Bihter'in girift karakterini?

Boynuzlarınla, katatonik kızın, gerizekalı oğlun, sinsi matmazelinle kalakaldın.


-Matmazel, daha doğrusu artık Madam, bu sinsilikle, bu kıskançlıkla asıl Marquise de Merteuil sizmişsiniz; üstelik Fransızca aslından okuyup- sosyalistler Das Kapital'i, objektivistler de Atlas Shrugged'ı nasıl kutsal kitap benimsemişlerse, siz de Les Liasons Dangerouses'i abdest alıp üç rekat namaz kılarak hatmetmişsinizdir. Ne etliye ne sütlüye karışırım ama tüm dedikoduları da bilmekten, yer oldu mu da kendi çıkarım için kullanmaktan geri kalmam mantığınızı umarım -ki hiç sevmememe rağmen- Bülent ve Nihal'e aşılamamışsınızdır; çünkü bazı hareketler onları uygulayanların aptallığı dolayısıyla meşrulaştırılırken, bu sinsilik, o "ben hissediyorum ama Beşir biliyor" dediğiniz ihanet kadar vahim ve elem.

Zaten dadılık yetenekleriniz de bir hayli kısıtlı; Nihal garibesinin tek yapabileceği ve en azından koluna bir altın bilezik olarak takabileceği piyano eğitimi Behlül ve organı yüzünden yarıda kaldı. (Bir "Yapma Demiyorum ama Hobi Olarak Yap" Gereci Olarak Behlul's Dick) Onun dışında bu kız ne emeğin değerini bilir, ne oturup Mat2 için sabaha kadar test çözer, kesin o kitapçıda "aa Aşk-ı Memnu'nun kitabı çıkmış" diyen kızlar da Nihalle Pelindir.

Bülent deseniz ultra asosyal, o eve bi günden bi güne bi arkadaşı yatıya geldi mi, "olum hadi bi Pes atalım lan" sesleri yankılandı mı o her kapının arkasından başka bir hizmetçi çıkan köşkte? "Behlül geldiee" gözcülüğünden, "büyüyünce ben de Behlül gibi olcam" mantıksızlığından çeken Bülent'e bi günden bi güne "hah Behlül gibi ol, 4 yıllık dandik bölümü 8 yılda bitir, aşkına bile sahip çıkamayacak kadar kaypak ol, kaç yaşına gel hala asalak gibi amcanın eline bak, resimlerin de gazetelerin kendilerinde değil, ancak cumartesi eklerinde çıksın" diye ayar verdiniz mi? İşiniz gücünüz o ön koltuğa oturmak içindi, alın oturdunuz işte, kaynana derdi de yok "kim öne oturacak" gerilimi yaşansın.

Hayır bu iki sebi sübyan öylesine Behlül-odaklı yetişmişler ki insan ister istemez Matmazel'in Madamlığa geçiş aşamasındaki partnerini Behlül "the çılgınsın men" olarak planladığını düşünmekte; ama sinsi bu kadın, kesin ona da bi çözüm bulur.

Ve evet kesinlikle eklemem lazım:

(Celebrity Deathmatch: Madamoseille's Mole vs. Enrique Iglesias's Mole)


-Behlül, yine ben. Bundan sonra senin layığın Danimarka'nın Nobrain kentidir. Daha da lafım yok sana.


-Bihterciğim, the last but def'ly not the least'im, BFFim, uğruna facebook profilimi tekrar açıp siblings kısmına gururla Bihter Yöreoğlu (not Ziyagil) yazdırageldiğim, akrep-daş kadınım; değer mi Mc Yakışıklı formatında cirit atan kaypak Behlül için? "Sen kazandın" dediğin Nihal embesili mi senin (eğer bu bir yarışsa) rakibin?

Evet, seni zaman zaman işçi sınıfını ezen Ayşe Teyze tavrından dolayı sevmediğim oldu (bkz. Bir Erinç Yeldan ekonomi-birimi olarak Ayşe Teyze); ama şu an sana hak vermiyor değilim; o sinsi Matmazel'le oturup konken mi çevirecektin, o yerden bitme Cemile'yle Beşir'i mi gözetleyecektin, o röntgenci şantajcı Beşir'le Nihal muhabbeti yapıp birbirinizi kakara kikiri videoya mı çekecektiniz, o uğursuz Nesrin'le sabahları Ebru Şallı TAN (Kocanın soyadı büyük yazılır) eşliğinde pilates egzersizi mi yapacaktın- hepsine hakettikleri değeri aslında sen verdin o köşkte. (oh yes and don't we all love class conflict)

Ama Bihtoşum; senin de yanlışların oldu- diğerlerine oranla az da olsa- sırf annenden intikam almak, onun gibi olmayarak kendini tanımlamak uğruna girdin o uyuz Adnan'ın koynuna; o sümsük Bülent'e, o sevimsiz Nihal'e analık olmak mıydı senin harcın? O asosyal Adnan seni bir günden bir güne bi kokteyle, bi davete götürdü mü ki de dünyada Behlül "the çılgınsın men"den çok daha cazip öneriler olduğunu anlayabilesin, anca "şu koltukları kenara çekin de azıcık tango tepinek"li bir yaşamın adrenalini vardı karşında, doğaldı Nihal gibi Behlül'ü tek future prospect olarak görmen.

Biliyorum, dayandın, direndin, dünyanın gördüğü en defansif futbolla (5-5-0, Otto, Jose, yutun bunu) çıktın sahalara; ama karşıdaki adam dünya karmasını çıkardı önüne, en nihayetinde de gol yemen kaçınılmazdı. Ama egonun ve annenin kurbanı oldun be güzelim; bilebilmeliydin Nihal-Behlül münasebetinin uzun sürmeyeceğini, bilebilmeliydin aslında kalp kırıklığı sandığın şeyin egona yapılan atak sonucu duyulan öfke olduğunu, o sinirlenince tane tane konuşarak derdini anlattığını sanan köfte-dudak mıydı senin geleceğinin bekçisi, yapma allasen Bihter. Sen ki kaç kez her şeyi arkada bırakıp kaçma gücünü ve riskini alabilmiş bir superwoman'sın, o "beni? beni? Bihterini?" diye sayıklayarak uğruna can verdiğin denyo daha hayatında bir noktadan diğerine amcasının doldurduğu benzin deposu olmadan gidemeyen bir cibiliyetsiz. Göremedin mi muhatabını?

Nihal desen, anlamsızın önde gideni, onu mu kıskandın Behlül'ün çakma sevgisine sahip diye? Sen ki Amerikalarda okumuş bir güzel kızsın, karşındaki bi dandik ÖSSyi bile halledip rahatlamaktan aciz. Sen ki, sürdüğün bir kırmızı rujla Behlül'ün testosteronunda volume yükseltiyorsun; karşındaki Firdevs "the mighty" olmasa matmazel'in yolundan adım adım ilerlemekte. Sen ki bütün o her parkeden dedikodu yükselen köşkü çekip çeviren, müştemilata profesyonellik getiren bir hanımağasın, karşındaki kardeşine bile söz geçiremeyecek denli pasif.

Onları atacağın poşete bile yazıkken (Bir Deyim-olog Olarak Serdar Ortaç); kendine kıydın ya, suçlusun Bihtoş, suçlular, hepimiz suçluyuz.

Perşembeler boş, Bihter, perşembeler sessiz artık. Ve evet, Robert Smith kehaneti tutar, zaten şu dünyada ne varsa the Cure'da var.


Şaka, geyik, blog entrysi tandansı bir yana, Aşk-ı Memnu, the original one, gerçekten çok okunası bir roman: vasat oyunculuklarla bezeli, eksikliklerin pek fazla, karakter tahlillerinin gereğinden çok daha az bulunduğu bir senaryoya sahip bir diziyi bile şu noktaya getirmeyi başarabilen bir olay örgüsüne sahip.

Dönemin politik akımlarından tutun, çaresiz bir kadının karmaşık malihülyasına kadar geniş bir skalaya hakim bir yazarın becerikli ellerinden çıkmış. (Bir Kompozisyon Ödevi Taslağı Olarak Mavi Jojoba Taneciği) Sırf içerisinde bazı muhafazakar kesimlerce "zina" diye tanımlanan bir münasebet oluyor diye, yıllarca maarif sisteminden ayrı tutulmuş; Türkçe derslerinde "orman ne güzel ne güzel şiirinde şair ne anlatmak istemiş? ormanın güzel olduğunu. aferin 5." cümlelerine girmemiş bir "yasaklı"; oysa insan halet-i ruhiyesine önemli bir girizgaha sahipken, ve buna belki de en çok, kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz çağlarda ihtiyacımız varken. Türk edebiyatında ortaya çıkarılan üç-dört "namuslu" romanın hep arkasında kalmış, alternatif muhabbetlerin Lynchli, Kafkalı, otomatik portakalın soyularak başuçlarına koyulduğu ortamlarda adı bile anılmamış.

O yüzden hani, kitapçıda görüldüğünde, sonrasında rafa konulacak bile olsa, bir iki sayfasının karılmasında yarar var, yani, bence.

Yoksa başka türlü, artık, Perşembeler geçmek bilmez.


ps: Bu uzun girdiyi benimle yazan fB, yorumlarıyla ortamı şenlendiren, blogumu benden çok düşünen mB ve buraya kadar baymadan sıkılmadan okuyabilenlere kocaman teşekkürler, öpücükler ve yup, not necessarily on the cheek. Pazartesi'den itibaren de Ankara.