Thursday, May 6, 2010

Emobıyık

`Ah, tabii benim de bahanelerim var Josef, yalnızlığa dayanmak, hatta onu yüceltmek için gizli yollarım var. Kendi düşüncelerimi düşünebilmek için diğer insanlardan ayrı kalmam gerektiğini söylerim. Geçmişteki büyük dehaların bana eşlik ettiğini, gizlendikleri yerlerden çıkıp benim güneş ışığıma yaklaştığını söylerim. Yalnızlık korkusunu küçümserim. Büyük adamların büyük acılar çekmesi gerektiğini, çok uzak bir geleceğe uzandığımı, bana kimsenin eşlik edemeyeceğini iddia ederim. Sürüden ayrılarak yalnızlıkla karşı karşıya kalma cesaretimin, yüce koruyucu yalanına inanmayışımın benim büyüklüğümün kanıtı olduğunu söylerim"

Ah Irvin Yalom ah, koskoca Nietzsche'yi de ergen yaptın ya başımıza, felsefe tarihinin sana bakış açısının çok parlak olmadığı acınası bir gerçek.
Yine de, eğer şu parçayı okuyup da herkes kendinden bişey bulmadıysa ("YA AYNI BENİ ANLATIO KANKEEE ;)" ya biyolojik ve anatomik ve filozofik ve filolofik olarak ergenlik geçirmediniz ya da benim içimde hala utana sıkıla sakladığım ama özene bezene de büyüttüğüm kocaman bir 14-yaş-ışılı durmakta.

Ve bugün 6 Mayıs. O da çok ayrı, çok yaralayıcı bir başka mesele.

Sunday, May 2, 2010

Fırın Yerine Fırık Yazdım Silecektim ama Çok Beğendim Öyle Kalsın

Bir Mayfest'e daha elveda dediğimiz şu hüzünbaz sevişmelerde yine kendimi ODTÜ'de bulmanın haklı heyecanı (helecanı? hezeyanı? heyelanı?) içindeyken iki üç satır entry gireyim de şu nadide duyguları dokuz takipçimle (ki iki tanesi aynı kişi ama bu küçük detay, kuvvet problemlerinde sürtünme katsayısı hangi rakam olarak alınıyorsa onunla eşdeğer) paylaşarak adeta bir sevgi yumağı, bir paylaşım öbeği, bi Yankı Yazgan'dan hallice Üstün Dökmen'e kırk fırık ekmekçe ambiyanslar oluşturayım dedim.
Benim için 2010 Mayfest:

-Manga'nın gitaristinin ne işe yaradığını yıllar yılı çözememiş olan ben, bu yıl da sorularıma cevap alamamanın hüznüyle çıktım odeondan. Yine de kendisine içindeki ergeni yıllar yılı dünyanın tüm çirkinliklerine karşın böyle mesnetsiz koruduğu, o asabiyetten, o çizgiden, o duruştan yıllar yılı ödün vermediği için de tebrik ettim. İçimden.

-The Company diye bi grup var bizim okulda, Arctic Monkeys çalıyorlar. Onlara kocaman sevgiler öpücüksle kthxbye.

-Kadavra ile Bitter de iyiydi benc. Özellikle Bitter'de Seven Nation Army-Smells Like Teen Spirit geçişi can yaktı, ilgililere duyurulur. Bi de o basçının saçları adeta eski (allam eski diyorum ne kadan mutluyum ne kadan şenim şu anda) Alex Turner saçı, kendisini burdan Hak yolu'na davet ediyoruz. in this case, the berber.

-Öyle alternatif takıldığıma, Nietzsche Ağladığında kitabımın çantama dökülen bira sonucu afetzede olduğuna bakmayın, Murat Boz gerçeğinden haberdarım.

-Üç gün üstüste "ya sucuk ekmek off" diye aşerdim, ağzıma gramını da sokmadım, buna irade densin istiyorum ama bildiğin üşengeçlik. Kendini kandırmak dalında ödülümü vermek üzere sahneye Heidi Montag'i davet ediyorum.

-Bizim okulun bağyanlarının taş olduğunu tescilledim; durumu perfect competition olarak açıkladım ne var ki marginal cost=marginal revenue= price analizini değerlendirirsek piyasaya free entry'm söz konusu bile değil.

-Fortisliler, sevmiyorum sizi. Gidin. Siz kota dolduracaksınız diye bankalara bilgilerimi vermeyeceğim.

-Yüzüm yandı, dirseğim kanadı, ayak parmaklarım şişmiş.

-Bi de içtim çok, o olmadı. Sevmedim kendimi; uygar insanlar gibin iki yudumumu alıp baş dönmesiz istifrasız baş ağrısız bir eğlence tadabilirdim de kendimi kontrol mekanizmamı annemin doğum yaptığı hastahanede düşürmüşler, haylazın biri de almış gitmiş, dememiş ya şunu kayıp eşya dolabına götüreyim, sahibi alsın falan. Öyle sorumsuz, öyle ben-merkezci insanlarmış oradakiler. Dengesiz herifler. Ki çok bekledik onları, ama ne yazık ki benim kafam iyiydi duyamadım kendilerini net. Kusura bakmayın diyorum kendilerine ama Eleanor Rigby coverladıkları gerçeği de listemde sabit.

-Mataramı kaybettim sandımdı Pınar duruma el koymuş, öpüyore kendisini buradan.

-Frizbimi kaybettim ama. :(
(bir smileynin her şeyi anlatması adlı panelimizde son gün eğlencesi onur akın konseri)

-MSSF yolunda düştüğüm durum ise hiç iç açıcı değildi; dost düşmanı iyi belledim oralarda, İbrahim Tatlısesle konuşmuşlar gelsin demiş, yarın da hayırlısıynan kendisinin yanında söz yazarlığına başlıyorum kadrolu. İlk üç ay sigorta yok, sonra duruma göre.

-Bi exchange'in isminin anlamı ayı demekmiş, üzülmedim değil kendisine. Türkiye'de Ad Şöleni ve Asena Gerçeği paneline kendisini ücretsiz davet etmeyi de düşündüm, sonra vazgeçtim versin parasını öyle gelsin nasıl olsa İskandinav, boldur onda mangır.

-Bi de her grup Mayfest programına Blur'den Song 2 ile başlamasın (seni tenzih ederim the Company), tamam insanları gaza getirme ve çalınması kolay olma faktörlerini endekslersek diğer parçalara göre bir adım önde; ama günde 3-4 kez kendisini duymak bende bir Catapult bir Brianstorm bi herhangibirArcticsparçası etkisini maalesef uyandırmamakta.
(Bunu duyan Blur dağılma eşiğinde, Graham Coxon hüngür hüngür)

Öyle işte, bi de geometride çok hamlamışım üzüldüm.

Saturday, May 1, 2010

YaŞaM ÜzEriNe AForİZmALar

Ben: Ya bu son bir haftadır hep baş ağrısıyla uyanıyorum.
Babam: Votkayı kes, geçer.

Kafka hıncından kemikli adam sinirini gösterir, hüngür hüngür ağlardı.

Tuesday, April 27, 2010

Benim Ülkemin Koyunları Bile Diğer Koyunlardan Farklı Bakıyor

Dün (27.04.2010) sıkılayazdığım herhangi bir dersin (POLS 240) herhangi bir hocası (Nilgün Fehim Kennedy) popülasyondaki tek oflayarak mütemadiyen telefonun ekranına bakanın ben olmadığımı anlamış olacak ki, "bu dersi nasıl ilginç kılabiliriz" minvalli bir "öğrencilerle interaktif Darwinist ders evrimi" projesine imza attı.
Tabi oluşan Brianstorm öyle şimşeklerin havalarda uçuştuğu cinsten değildi, daha çok, zaten bu dersten önce sosyal projelerde kendisini göstermiş, dönem bittikten sonra da aynı sosyal projelerde bir statüden diğerine koşuşturmakta hiçbir beis görmeyecek olan kız konuştu (M.) Geri kalanımız, yine oflayarak ve kimi zaman klişeleşmiş yaşamımıza bir nebze melodi katmak için puflayarak saatlerimize biraz daha hunharca baktık, önümüzdeki kağıda kalemimizi daha sert bastırarak yaptık çizimimizi, ve ben biraz daha fazla eğilerek okudum Nietzsche'yi. (İlgilenenler için not: hayır, henüz ağlamıyor)
Hayır, konu modernleşmeyse eğer, ki öyle, gecekondu settlements are considered to be ile başlayan uzun soluklu cümleler yerine (ki çoğu Kemal Karpat-Şerif Mardin- Mübeccel Kıray ekseninde mayoz bölünen tümcelerdir bunlar, yenilik getirmek yerine bibliografyayı ağırlaştıran) şunu söylemeli bir insan:
"Bir şehrin modernliği, kitap okunabilecek mecraların çokluğuyla doğru orantılıdır"

Yok hayır, durun, ben elim bir yanlış anlaşılma sonucu Cumhuriyet'e transfer olanlardan değilim, sadece bugün, dolmuşta giderken düşündüm bunu.
Aslında her şey çok sıradan başladı, öne 1 kişi uzattım, 15 kuruş da olsa para üstünü ısrarlıca ve isteklice bekledim ki gelen bozuklukları cüzdanıma atsam Ankara İdari Müdürlüğü'ne "çağır gelsin" bile dedirtilecekti bizzati hakkımda ama uğraşmadım çantamın derinliklerine sürdüm; kısacası toplu taşıma araçlarıyla olan geçmişime halel getirmeden benden beklenilen tavrı alnım ak sırtım pek sürdürdüm.
Sonra dedim ki, kitabımı açayım, iki parça bir şey okuyayım, hem de öyle bir yerde kalmışım ki Josef Breuer, Sigmund Freud'la Friedrich Nietzsche tartışıyor, öyle bir yer artık siz düşünün buna entelijans (ah tekrar kullandım bu kelimeyi ne kadar Murat Belge insanıyım aslında) mekanlarda orgazmik desek çok mu cinsel anlaşılırız acep?
Mamafih azizim, mümkünü yok okumanın. Sıradan mavi renkli bir toplu taşıma aracı bile öylesine eziyetli bir prosese sürüklemiş ki bizi, iki dakika her şeyden sıyrılıp her şeyi bilmenin olasılığı ihmal edilesi eğer böyle bir problem öss'de sorulsaydı, o derece.
Şoför sanki sürmüyor da sürüklüyor dolmuşu, motordan "ımmmph" diye sesler bile gelesi; bazen ölümlü bir insanın bir adımı tandansı yakalıyor yollarda, bazen de Michael Schumacher arkasını dönüp "parasını veremeyen üstünü alamayan var mı" diye soracakmış hissi kaplıyor aracı.
Yollar zaten kavis kavis, çukur çukur, çalışma çalışma, trafik trafik, ne Breuer ne Freud, insanın kendisini unutup dış hayatın oksijenine zor attığı bir mecra.

Böyle, istiyorum ki, bir Paris metrosu havası yakalanamaz mı EGO otobüslerinde? Bindiğin anda toplu taşıma aracından çok kütüphanedeymişçesine yuvandasın; insanların elinde dergiler, kitaplar boy boy, kimisi açmış müziğini dinliyor ama sadece kendi balonu içinde hüküm sürüyor o volyum (valium? belki), uçar gibi varıyorsun artık nereye gitmek istiyorsan; tekerlekler devir halinde, sayfalar da; camdan dışarı bakınca görüntüler artık çizgi olurken, okuduğunun etkisiyle artık kafandaki çizgiler birer görüntü.
Yoksa ne bileyim, gecekonduymuş, dinlenen arabesk müzikmiş, e iyi tamam, hoş.
Ama kitap okuyamamak, bence orada bi durulsun, düşünülsün; gelecek fall dönemine dersi açılsın, kota sorunsalı ortadan kaldırılsın, ilk sunumu ben yaparım, powerpointli hem de.

Sunday, April 18, 2010

Doktor Doktor Derdime Bir Çare

Başlıktaki oküpasyonun (ve ingilizce-türkçe karma dilimle, sizce de entelijensiyanın altın çocuğu olmuyor muyum?) normal vatandaşlara ne çağrıştırdığı ayan ve beyansa da; günlük literatürde Diddlypuff olarak da geçen Didem, benim aslında tıp bilimine bu ilgimin gerçek nedenini bilmekte zorluk çekmeyecektir.

Kahvemi aldım, annem götürdü gerçi, çayımı içiyorum, ve açık penceremin tam karşısındaki parkın bilimum alet-edevatını günlük pilates seansı olarak kullanan teyzeye selam çakıyorum.
Bi şarkı buldum, daha doğrusu Onur söyledi, onu dinlerken, artık ödevlere başlamalı, çok rahat geçmeyen gecelerimi verimli geçirmenin en güzel yolu olan akademik hayata ölesiye sardırmak yöntemini kullandıktan sonra, yatağımın üzerine adeta bayılmalıyım.

Daha sonra daha güzel şeyleri daha alacalı bulacalı yazmak üzere gideyim de, bi Erinç Yeldan ödevi, bi Fatma Taşkın projesi, bi Hakan Berument midtermü öksüz kalmasın iktisat mecralarında.

Yemek yiyemiyorum bi de buna ne demeli?
(Yaz öncesi bikini rejiminden hallice ama)

Monday, April 12, 2010

Aşkımı İtiraf Ediyorum İster Sev İster Sevme

Ezgi ya bak yine gecenin köründe kalp çalarak eğilim sorgulatıyosun bana, yapma kurbanın olayım bi de yazı yazalım Alexim geldi.
Michael Pitt de var, onu da boşlamayalım, sarı saçlarına gurban.


evet. says:
*nitekim ben çünkü ders çalışsam bile seni bırakamam ışıl
*harbi kadınsın :D

Cansın ya. Parnassus. Deep.
Noyan bu da sana gelsin bak gör insanlık oralarda mezar taşlarının boyutuyla ölçülüyorken.

Friday, April 9, 2010

Halide Edip Adıvar'ın Ölümsüz Eserinden

Saffet: "İnsan bu kadar zamandır dışarıda kalınca, kendi memleketinde bile kendini yabancı hissediyordur ha?"
Hasan: "Belki de, her yeri memleketi gibi hissediyordur."

Hasan'a buradan kocaman sevgiler. Kendisi en favori Türk dizi karakterim olma yolunda emin adımlarla ilerleyedursun, ben yarın erkenden kalkıp thought çalışacağım, sonrasında ekonometri paper proposala devam ederim, belki biraz da sunumuma bakarım.
Bi de Zeyno böyle son Osmanlı sanatı olan "mütemadiyen inkar"ı yaşatmaya gayret etmese de hepimiz derin bir nefes alsak.
O Zeyno'yu oynayan kızı (Beste Bereket) da bulan cast direktörüne alkış, sen koskoca Hasan'ın karşısına kıvır bi zıbıldağı çıkar (evet zıbıldak, tıpkısının aynısı) sonra da facebookta profiline "cast director, oh yes, im the mothafucka behind all these shit xD" yaz, espriler şakalar nükteler yap insan topluluklarında. Hay bin kunduz!
Aslında Hasan'ı oynayan evladımızın (Sarp Levendoğlu) da öyle kariyerini Oscar heykelciğiyle taçlandırmayacağı herkesçe görülen bi gerçek ama en azından bi hormona bi göze bi fiziksel yüzeysel beğeniye hitap ediyor, Zeyno'yu oynayan kız- fıs. Torpilin kuvvetli herhal arkadaşım diyesim var kendisine görürsem onu. -ki göreyazdım o MBS aktivite gecesinde ama tabi nereden bilebilirdim-

Ay evet Türk dizisi izliyorum, bi de oturup üstüne yorum yapıyorum, trop banale. (Cün bu sana gelsin, eminim özlemişsindir benim Fransızcamı)
Hayır, "x'in ölümsüz eserinden (insert a famous Turkish republic-era author name here)" tandanslı dizileri izliyorum ya, bu gidişin sonunun nereye varacağı da haritada yazmıyor ki ona göre çay molası vereyim, durup bi benzin alayım, radara yakalanmamak için türlü kıvrak hız manevralarına girişeyim, öyle ilelebete doğru yol alıyorum işte.
Ler diye de genellemeyeyim "dizileri", bi Kalp Ağrısı işte. teğam bi de Aşkımennu. Tamam dün öyle iki parmak hareketi arasında da bi ara, ama sadece bi ara, sizi temenni ederim, Yaprak Dökümü.

Springbreak artık bitmeli.