Dün lepistesle Sheldon Cooper'ı baz alarak yaptığımız "hocalarımız hayatlarında kaç kere seks yapmıştır" endeksi sırasında benzer bir muhabbetin televizyonda döndüğünden habersiz bin atlı akınlardaki gibi şendik.
Meğersem Galatasarayımızın hayattan tek nasyonel umudu olan Arda Turan, Erman Toroğlu'nun "cinsel hayatı çok aktif ondan oldu bu sakatlanma" beyanına sinirlenmiş; resmen ağlamış canlı yayında. Bilsem bakardım; ama o sıralarda hocalarımdan birine 2 vermekle meşguldüm. (Sheldon Cooper 1 olarak alınırsa; bizim hoca social study olarak adlandırılan bi bölümde olduğu için sosyallikten 1 günah gecesi daha kazansa=2 ama max 2)
Fener'e Ortega gelir yer yerinden oynar; Galatasaray'a Kewell gelince "müzmin sakat" (gerçi haksız da değillermiş), Beşiktaş'a Quaresma gelince "çok disiplinsiz belli bi süreden sonra kopar" denir.
Spor-tandanslı nadide kanalımız NTVSpor'da Rıdvan Dilmen ve tayfasının Fenerbahçe'ye kaç; diğer bütün takımlara kaç dakika ayırdığına dair bir istatistik hala birçok spor blogunda mevcut. Burası kendi halindeki Jojoba'nın mesajlarına bakıp, onları tekrar tekrar okuyup içlenmemek için bulduğu mercilerden sadece bir tanesi.
O yüzden benden Tanıl Boramsı sosyo-futbol-sal analizler beklememek lazım; tamam ofsayt ne biliyorum, Caner'in mevkisinden de haberim var (attacking midfielder left thanks to FM 2010) ama işte "ufh hala mesaj gelmemiş ya daha da atmıcam bak gör" diye atarını yapan, sonra mesaj gelince anında 180 derece dönüp "mihihihihih kuşların kanadından bir pembe alıp, gökkuşağından kayarken dalgalandırmak aşk bayrağını" diye şiirler yazan biriyim. (Asıl bi de akrostiş yazdım IR 477 dersinde, Shakespeare hıncından ağladı)
Yine de birkaç kelam etme hakkımı gizli tutarım.
*Lugano'nun adeta bir ANTU moderatörü gibi resmen bütün kinini çirkefini Galatasaray maçına saklamasını, geçen yıl Baroni'nin yaptığı hareketleri veya dünyanın büyük şerefsizleri dalında ödülünü Adolf Hitler'in elinden alacak olan Emre Belözoğlu'nun dünyanın en can insanı dalında ödülünü benden almış olan Milan Baros'a yaptığı kasıtlı hareketi (ki sezonu kapamıştı sanırsam) görmezden gelen insanların her normal defans oyuncusunun yaptığı görevlerini yerine getiren Lucas Neill'a güttüğü bu intikam yemini ne?
Mamadou Niang ki zenciliğin kitabını yazmış, gücün kudretin zirvesine oturmuş bi insan ortalarda çıkıp "vurdular bana üüü" diye ağlayınca, inandırıcı olduğunu mu düşünüyor; yoksa Advanced Acting 634 dersinden A+ ile geçmiş abilerinden ders alıp da mı gösteriyor hünerini?
*Peki ya Galatasaraylı futbolcular? Bu azim bu çaba neredeydi iki hafta önce? Rijkaard'ı göndermek için 9 hafta harap mı edilir, nerede bu profesyonellik? Milan Baroş canını dişine takıp 11 kişilik takımı tek-adama indirgerken vicdanı sızlamayanların mı yeri var takımda? Onların gönderilmesi mevzubahis olmazken Galatasaray'a üç-beş zaferin kısa vadeli sarhoşluğundan ziyade bir Avrupa mantalitesini getirebilecek adama niye alınıyor uçak bileti?
*Lig başlamadan önce transferleri çok da aman aman bir gelişme göstermeyen futbolcular üzerinden "dream teami kurduk kesin şampiyonuz" diyen takımın şu anda ligde 7.olmasına ne demeli? Futbolu hâlâ takım oyunu olarak değil de bir kahramanın diğerlerini itelemesi olarak görmemizden mi? Galatasaray'ın Arda'sı, Fenerbahçe'nin Alex'i, Beşiktaş'ın da Guti'si mi var? O zaman verimlilik adına neden diğer 10 futbolcuyu sahaya boşu boşuna çıkarıyoruz?
*Lig şampiyonumuzun da Şampiyonlar Ligi'nde puanı yok; Manchester United'ın B takımından tek gol yiyip gelince defansif futbolu alkışlara tutuluyor. OHA HARBİDEN ANADOLU KAPLANIYMIŞSINIZ.
Şu an milletçe övündüğümüz tek şey Mesut Özilse, ve bu çocukcağız da Alman disiplini altında yetişip ötede berinde Türk asıllı Alman hatta Alman olarak anılıyorsa; Guti'nin transferi, Baros'un attığı goller, Alex'in liderliği iyi hoş; ama yeterli değil demektir. Zaten artık kendi ülkelerinin de milli takımlarına alınmayan bu futbolcuların da kısa bir süre sonra jübile dönemleri gelecek. Sonra Türkiye Avrupa'nın eskilerini büyük bir gösteriş içinde kendi ligine devşire devşire Azerbaycan'a 1-0dan daha büyük marjlarda yenilerek "Dünya Kupası mı? Ne arar la Dünya Kupası bu ülkede" modlu cümlelerin baş nesnesi olarak boy gösterecek.
Fatih Terim'in aptal egosu, Emre Belözoğlu'nun "bütün bu statlar benim laan" kabadayılığı, Servet Çetin'in "ben istedim mi teknik direktör gönderirim" ukalalığı da devam edecek.
Biz de yavaş yavaş futboldan soğuyarak günde 15 kere mesajlara bakıp, f5e tıklama üzerinden parmak kası yapmamak için yeni spor alternatifleri bulacağız. Ki bu durumun bile seksüel bi altyapısı olduğunu düşünürsek; üzülme Arda, herkes hormonal, herkes cinsel obje; ve evet Türk erkeklerinin olmak istediği yerdesin. Ağlama. ERKEKLİĞİNE HALEL GETİRME.
Friday, October 29, 2010
Sunday, October 17, 2010
Monday, October 11, 2010
Meyve Ağacı
"The issue has been a widely-debated subject within the growing awareness of human sexuality" diye başlamama ramak kalmış GRE-TOEFL çalışmaya çalışmacı; ama bir yandan da 5 tane 400 kodlu dersimle ortamların tozunu attırdığım şu üssel zamanlarda (inanmayan Refet hocaya danışabilir; veya da benim hayalimdekine- preferably the latter) son zamanlardaki blog yazılarıma ilişkin yaşanan birkaç sıkıntıyı dile getirmek boynumun borcuydu- ki tahmin ettiğimden daha çok okurum olduğunu görmek sevindirici olsa da; artan ilgiyle birlikte artan eleştirilerin de geldiğini görmek üzücü.
O yüzden belli açıklamaları yapmanın zamanı geldi. (Ödülünü vermek üzere her allahın günü mecliste açıklama yapan MHPli Oktay Vural'ı Yaşam Boyu Başarı Ödülünü almak üzere davet ediyoruz)
INTRODUCTION TO AŞK VS. HOŞLANMA 101
(Yarın Cosmopolitan'daki ilk iş günüm olduğu için sorun olmuyor. Sigortası da var. Sodexhosu da. Öğlen de Ayşelerle yemekteyiz ciciş)
Linkin Park'ın bi şarkısından "hoşlanılır". "Of abi, adamlar iyi yapmış" dersin, iPoduna alırsın, günde 56 kere de dinlersin; ama birine "Linkin Park mı? Aşığım" dedin mi, bi sigit kardeşim Namık Kemal Zeybek Anadolu Lisesi diplomaları parayla mı verdi cahil cühelayla zaman öldürüyoruz tepkisini alman çok normaldir.
Ama diyelim ki bi arkadaş "Nick Drake'e aşık olabilirim" dediği zaman hangimiz yadırgadık onu? Hangimiz bi daha yolda görünce telefonla oynuyomuş gibi yapıp "üff hiç selam veremicem bugün" tadını yakaladık ilişkimizde? Hangimiz "şunu tanıyor musun" sorusuna "haa ama "Mala bak lan" diyen varsa burayı okumasın lütfen. (çünkü baya kişi okuduğu için doğal seleksiyon yoluyla enbigüzel okuyucuları seçiyorum)
Bi de hoşlanmak Linkin Park dinlemek gibi cidden; genelde baktığınızda eleştirecek, beğenmeyecek bin tane yön görüyosunuz, ama bi şarkısı da can gibi oluyor, o şarkıyı günde 56 kere dinleyebiliyorsunuz. Bi süre sonra şarkı sıkmaya başlıyor, başka şarkılar çıkıyor; soğuyabiliyorsunuz ondan. Zaten belli bir süre sonra "uff aptal gibi dinlemişim şu şarkıyı ya" diyip gülünç kaynağı bile yaratabiliyorsunuz üzerinden. (Jojoba için Ricky Martin'li ilkokul günleri)
Aşık olmak öyle değil; direk mantığın bir kervan olup Orta Avrupa'ya kavimler göçmesi. "Ya o da Nick Drake dinliyomuş" bi aşk başlangıcı; ama mesela "off ne güzel koymuş ünlem işaretlerini oraya" diye beyanlarınız varsa, ve üstüne üstlük arkadaş çevresinde ünlem işaretini sıklıkla kullanan bir dosta "10 günde Ünlem İşareti Bıraktırma Kursu" önermişliğiniz biliniyorsa bu aşk olabilir. Veya bi başkası söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik)"; ama o söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik değil)" tepkisi varsa belli başlı şakalara, goodbye rationality welcome L-is for the way you look at me.
Hoşlanmak tırt. Aşık olunca afal. Linkin Park'ı herkes biliyor zaten; peki ya Nick Drake? O sizde aşırı göz yaşarmasına müteakip olgun ve derin bir dinginlik yaratınca; gerçekten herkesle paylaşmak ister misiniz Nick Drake'i? Biri Stephen Hawking modunda kendi galaksinizin tüm kara deliklerini adıyla koymuş gibi bulup çıkarırken; onun varlığını sırf notunuzu çektirebilmek için yanınıza oturan çocukla; veya içten içe "uff bu nerden bulmuş ki bunu, hiç de güzel değil bence" diye çekememezlik değerlendirmesini A+ ile geçen kızla? (Okula da A+ uygulamasını kim koyduysa ona bi çift lafım olacak)
Kimi zaman en yakın arkadaşınız bile hayalkırıklığına uğratamaz mı, sizi alıp götürene "eh fena değil" beyanı vererek? Veya kendi problemlerinde o kadar boğulmuştur ki; fark bile etmez sizdeki değişimi. Olabiliyor böyle şeyler.
İşte belki de bu yüzden ben birinden hoşlanınca söylerim; beis görmem bunda. Nedir ki yani; paylaşımcı bi karakterim var. Linkin Park'ı herkes bilsin nolacak ki. Hah yine afişe etmem, facebook walluna "cnmss chok dadlusun xD" yazmam da; bilinir yani az çok.
Ama aşık olmak denince orada bi kaldığımı fark ettim. Mesela soruyolar "kim ya tanıyo muyuz neyin nesi adı ne?" diye; böyle hemen hıkmık oluyorum. İsmini bile söyleyemedim; ki yani Orçunsu veya Güllabi de değil, gayet yaygın bi erkek ismi.
Sanki herkese anlatırsam büyüsü kaçacakmış gibi.
En tırt zamanda aklıma gelerek yüzüme gülücük kondurabilen biri lakayt bi ağızda "ee seninki napıyo bakalım?" olmasın. Onu sosyal bi çevreye kabul ettirmeye çalışmak istemiyorum. Ne bileyim, mesela bi davranışı bi başkasının aklında "mıyk salağa bak" diye yeniden şekillenmesin. Benim için tarifsiz önem taşıyan detaylar bir başkası kaşlarını kaldırıp hmmlasın diye oluşmadı. Veya da aramızda önemi olan bi şarkıya "eh fena değilmiş" yorumu çok sevindirmez beni.
Eğer bu bi ikili ilişkiyse; bırak sadece ikimiz olalım, demişti zamanında biri bana. Şimdi ne kadar haklı olduğunu anlıyorum aslında.
Herkes benim kadar heyecanlı da olsun istemiyorum; isteseler olamazlar zaten. O yüzden en mantıklısı paylaşmamak.
Nedenim basitçe bu; ne anlamsız bir inziva isteğinden ne de kişisel kin tutanaklarından. Bu yüzden doğru düzgün kimseye anlatmadan öylece geçiştirdim; bu yüzden bi tavsiye almak istediysem bile bin dereden binaltıyüzelli kova su getirerek sordum. Bu yüzden hayatımdaki en önemli şeyi saçma bir geyik malzemesiymişçesine anlattığım -böylece aklım sıra kontrolümü tekrar ele geçirebileceğimi sandığım- girdiden resmen tiksinip onu sildim.
Çünkü istiyorum ki sadece o olsun, bi de ben. O bol ünlemli cümleler kursun, Nick Drake çalsın; o yaygın ismini telaffuz ederken bile kalbim çarpsın.
Bir yerlerde dünya hâlâ dönüyor olabilir, umrumda değil.
ps: Başlığımdaki ince anlamı bulana hediye almayı planlıyorum. 30-100 tl arası.Çok da abartmayın gençler, öğrenci bütçesi.
O yüzden belli açıklamaları yapmanın zamanı geldi. (Ödülünü vermek üzere her allahın günü mecliste açıklama yapan MHPli Oktay Vural'ı Yaşam Boyu Başarı Ödülünü almak üzere davet ediyoruz)
INTRODUCTION TO AŞK VS. HOŞLANMA 101
(Yarın Cosmopolitan'daki ilk iş günüm olduğu için sorun olmuyor. Sigortası da var. Sodexhosu da. Öğlen de Ayşelerle yemekteyiz ciciş)
Linkin Park'ın bi şarkısından "hoşlanılır". "Of abi, adamlar iyi yapmış" dersin, iPoduna alırsın, günde 56 kere de dinlersin; ama birine "Linkin Park mı? Aşığım" dedin mi, bi sigit kardeşim Namık Kemal Zeybek Anadolu Lisesi diplomaları parayla mı verdi cahil cühelayla zaman öldürüyoruz tepkisini alman çok normaldir.
Ama diyelim ki bi arkadaş "Nick Drake'e aşık olabilirim" dediği zaman hangimiz yadırgadık onu? Hangimiz bi daha yolda görünce telefonla oynuyomuş gibi yapıp "üff hiç selam veremicem bugün" tadını yakaladık ilişkimizde? Hangimiz "şunu tanıyor musun" sorusuna "haa ama "Mala bak lan" diyen varsa burayı okumasın lütfen. (çünkü baya kişi okuduğu için doğal seleksiyon yoluyla enbigüzel okuyucuları seçiyorum)
Bi de hoşlanmak Linkin Park dinlemek gibi cidden; genelde baktığınızda eleştirecek, beğenmeyecek bin tane yön görüyosunuz, ama bi şarkısı da can gibi oluyor, o şarkıyı günde 56 kere dinleyebiliyorsunuz. Bi süre sonra şarkı sıkmaya başlıyor, başka şarkılar çıkıyor; soğuyabiliyorsunuz ondan. Zaten belli bir süre sonra "uff aptal gibi dinlemişim şu şarkıyı ya" diyip gülünç kaynağı bile yaratabiliyorsunuz üzerinden. (Jojoba için Ricky Martin'li ilkokul günleri)
Aşık olmak öyle değil; direk mantığın bir kervan olup Orta Avrupa'ya kavimler göçmesi. "Ya o da Nick Drake dinliyomuş" bi aşk başlangıcı; ama mesela "off ne güzel koymuş ünlem işaretlerini oraya" diye beyanlarınız varsa, ve üstüne üstlük arkadaş çevresinde ünlem işaretini sıklıkla kullanan bir dosta "10 günde Ünlem İşareti Bıraktırma Kursu" önermişliğiniz biliniyorsa bu aşk olabilir. Veya bi başkası söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik)"; ama o söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik değil)" tepkisi varsa belli başlı şakalara, goodbye rationality welcome L-is for the way you look at me.
Hoşlanmak tırt. Aşık olunca afal. Linkin Park'ı herkes biliyor zaten; peki ya Nick Drake? O sizde aşırı göz yaşarmasına müteakip olgun ve derin bir dinginlik yaratınca; gerçekten herkesle paylaşmak ister misiniz Nick Drake'i? Biri Stephen Hawking modunda kendi galaksinizin tüm kara deliklerini adıyla koymuş gibi bulup çıkarırken; onun varlığını sırf notunuzu çektirebilmek için yanınıza oturan çocukla; veya içten içe "uff bu nerden bulmuş ki bunu, hiç de güzel değil bence" diye çekememezlik değerlendirmesini A+ ile geçen kızla? (Okula da A+ uygulamasını kim koyduysa ona bi çift lafım olacak)
Kimi zaman en yakın arkadaşınız bile hayalkırıklığına uğratamaz mı, sizi alıp götürene "eh fena değil" beyanı vererek? Veya kendi problemlerinde o kadar boğulmuştur ki; fark bile etmez sizdeki değişimi. Olabiliyor böyle şeyler.
İşte belki de bu yüzden ben birinden hoşlanınca söylerim; beis görmem bunda. Nedir ki yani; paylaşımcı bi karakterim var. Linkin Park'ı herkes bilsin nolacak ki. Hah yine afişe etmem, facebook walluna "cnmss chok dadlusun xD" yazmam da; bilinir yani az çok.
Ama aşık olmak denince orada bi kaldığımı fark ettim. Mesela soruyolar "kim ya tanıyo muyuz neyin nesi adı ne?" diye; böyle hemen hıkmık oluyorum. İsmini bile söyleyemedim; ki yani Orçunsu veya Güllabi de değil, gayet yaygın bi erkek ismi.
Sanki herkese anlatırsam büyüsü kaçacakmış gibi.
En tırt zamanda aklıma gelerek yüzüme gülücük kondurabilen biri lakayt bi ağızda "ee seninki napıyo bakalım?" olmasın. Onu sosyal bi çevreye kabul ettirmeye çalışmak istemiyorum. Ne bileyim, mesela bi davranışı bi başkasının aklında "mıyk salağa bak" diye yeniden şekillenmesin. Benim için tarifsiz önem taşıyan detaylar bir başkası kaşlarını kaldırıp hmmlasın diye oluşmadı. Veya da aramızda önemi olan bi şarkıya "eh fena değilmiş" yorumu çok sevindirmez beni.
Eğer bu bi ikili ilişkiyse; bırak sadece ikimiz olalım, demişti zamanında biri bana. Şimdi ne kadar haklı olduğunu anlıyorum aslında.
Herkes benim kadar heyecanlı da olsun istemiyorum; isteseler olamazlar zaten. O yüzden en mantıklısı paylaşmamak.
Nedenim basitçe bu; ne anlamsız bir inziva isteğinden ne de kişisel kin tutanaklarından. Bu yüzden doğru düzgün kimseye anlatmadan öylece geçiştirdim; bu yüzden bi tavsiye almak istediysem bile bin dereden binaltıyüzelli kova su getirerek sordum. Bu yüzden hayatımdaki en önemli şeyi saçma bir geyik malzemesiymişçesine anlattığım -böylece aklım sıra kontrolümü tekrar ele geçirebileceğimi sandığım- girdiden resmen tiksinip onu sildim.
Çünkü istiyorum ki sadece o olsun, bi de ben. O bol ünlemli cümleler kursun, Nick Drake çalsın; o yaygın ismini telaffuz ederken bile kalbim çarpsın.
Bir yerlerde dünya hâlâ dönüyor olabilir, umrumda değil.
ps: Başlığımdaki ince anlamı bulana hediye almayı planlıyorum. 30-100 tl arası.Çok da abartmayın gençler, öğrenci bütçesi.
Wednesday, October 6, 2010
B.

his childish school-like attitude had turned into a more manly posture only to be supported by the facial hair and a somehow challenging stance against the worlds bitter experiences through the evolved anatomy of his bone system it has been a while she hadnt seen him years could be more accurate to describe the gap so when they saw each other for the first time in their consequent lives which had nothing to do with one another they reminisced about the amateur level of them being acquaintances and smiled in a so called sincere way they talked about some brief memories the teachers and their ways of making to the adolescents daily conversations and self-assuring monologues to how they used to be some kind of anarchist teenagers that never became a part of the puzzle everyone liked to call a system of course during the verbal proof neither of them mentioned about how they passed the test of the system to get into a college how they sucked up to their professors and laughed hysterically at their jokes that lacked a basic sense of humour how they prepared polished cvs to get a job in the system and after recalling one or two common friends they still seemed to keep in touch the conversation was over she leaned on to kiss him goodbye and realized his smell was intoxicating her alter egos thoughts could easily be the opening sentence to a semi-erotic love novella so she instantly dismissed herself for being so easy because she was known to be a bookworm of classics someone who would prefer the series of war and peace to harry potter while he held her hand for a simple farewell shake he realized he wanted to hold hers forever and it was strange because nobody especially in the world of patriarch anologies nobody would have the craving for someone that soon especially when the topics to discuss were exhausted and the female addressee lacked a certain aura of sexappeal a crucial item on the basics of a relationship his peers had a consensus upon would it be really weird if i asked you out he asked all of a sudden instantly realizing his rudeness of being so direct since their small chat did not contain marital stata are you seeing someone she smiled no im not she said thankful to god because she really wanted to kiss him and dates meant at least peck kisses at the end with the strong possibility of evolving into something deep if the food was alright and a certain mutual connection was established and it wouldnt be weird at all she added it wouldnt be weird even if he leant and kissed her on the lips because they were going to do it eventually anyways why bother with all that sexual tension and inward questionings of when and where and how she did not know whether it was the strength of her rationale or the simple attraction of being free to kiss someone on the lips but they experienced the first touching of the lips as his thumb caressed her cheeks and her hands rested peacefully on his back lets kiss each other all the time because this feels good he said and they did not need to go through all that mumbo jumbo about the level of their relationship or where to spend the lunch breaks of his internship or whether to announce this on a social media apparatus because at the end everything was summarized in a tongue dwelling lip trembling flesh biting kiss everything was done for or all the concessions or the plans or the descriptions of being exclusive or not or which side of the relationship had performed better on a love scale of one to ten all of those little calculations and expectations were just conducted for the kiss the kiss meant everything and the details around just consumed their personal hormonal energy for kissing so that after some time their lips shift was switched into arguing rather than kissing so why bother with all that fatigue she said so they became this kiss-buddies that never analyzed anything other than how great their skins felt or how compatible their bodies were or how amazing it felt during frenching all of their friends experienced break ups and taking a breaks and strong bitter arguments with their so called soulmates while all they did was to kiss each other nonstop haven't you finished your story yet he complained in a rather flirty mood and she was aware that a kiss was a kiss and nothing could come in between so she smiled and stopped typing at this very second
Friday, October 1, 2010
Euphoria Bi Parfümden Çok Daha Fazlası
Biri var uzun bi süredir; sevgimin masumiyeti bozulmasın, dillerde çok yalpalamasın diye kimseye anlatmadım. Sonra bi gün artık nereden estiyse -nereden esmiyor ki- bi mesaj attım ona en sevdiğim şarkıyı yazıp, o da bugün bana başka bi şarkıyla karşılık vermiş. Mutlu oldum. Bi insanın mutluluğunun başka birisinin ellerinde olması kişinin içsel gücüne en büyük darbe gibi görünse de; bir insanın diğerine bahşedebileceği mutluluğun sınırsızlığı yine bireyin gücüne dikkat çekmekte.
Ve benim böyle Ayn Rand'ın göğsünü kabartacak cümleleri bir Cezmi Ersöz kitabının önsözüne yakışırcasına yazmamın nedeni hem; kimseye anlatmadığım mutluluğumu, çoğu kimsenin bilmediği; bilenlerin de sorularla beni rahatsız ederek detaylarını paylaşmak istemediğim bi özelimin yakasına ısrarla sarılmayacaklarını düşündüğüm bloguma geçirebileceğimi fark ettiğimden- hem de endorfin hormonuyla kişisel yazı düzeni arasındaki negatif korelasyondan. (bkz: Franz Kafka)
Ama tabi, okuyan bi gönül insanı; amme hizmeti, kul hakkı, arkadaşlık mottosu, önceden yapılmış bir yardımın altında kalmama dengesi, vatandaşına yardım etmenin sosyal sorumluluğu, yoldaşlık bilinci, darda kalana yardım etme güdüsü; artık ne derseniz deyin, lütfen bana bir akıl verse de ben ya başka bir şarkı daha yazarak mesajı devam ettirme; ya da cevap vermeyip damakta bırakılan tattan bıktırmama arasında gidip gelmeyerek bi tanesini seçebilsem.
Özel mesaj veya mail veya msn imkanımız varsa oradan; hiç olmadı yorumlardan lütfen.
Lütfen?
Ve benim böyle Ayn Rand'ın göğsünü kabartacak cümleleri bir Cezmi Ersöz kitabının önsözüne yakışırcasına yazmamın nedeni hem; kimseye anlatmadığım mutluluğumu, çoğu kimsenin bilmediği; bilenlerin de sorularla beni rahatsız ederek detaylarını paylaşmak istemediğim bi özelimin yakasına ısrarla sarılmayacaklarını düşündüğüm bloguma geçirebileceğimi fark ettiğimden- hem de endorfin hormonuyla kişisel yazı düzeni arasındaki negatif korelasyondan. (bkz: Franz Kafka)
Ama tabi, okuyan bi gönül insanı; amme hizmeti, kul hakkı, arkadaşlık mottosu, önceden yapılmış bir yardımın altında kalmama dengesi, vatandaşına yardım etmenin sosyal sorumluluğu, yoldaşlık bilinci, darda kalana yardım etme güdüsü; artık ne derseniz deyin, lütfen bana bir akıl verse de ben ya başka bir şarkı daha yazarak mesajı devam ettirme; ya da cevap vermeyip damakta bırakılan tattan bıktırmama arasında gidip gelmeyerek bi tanesini seçebilsem.
Özel mesaj veya mail veya msn imkanımız varsa oradan; hiç olmadı yorumlardan lütfen.
Lütfen?
Saturday, September 25, 2010
aykırık
"Türkiye'de aydın kesim kendisini hep batı üzerinden tanımlamaya çalıştı" dedi çocuk, sigarasından derin bir nefes alıp- bu oturduklarından beri içtiği üçüncü sigaraydı; büyük 70lik bardaktaki birası da bitmeye yüz tutmuştu.
"Solcuyuz dedik Marx okuduk Althusser okuduk; şiirlerimizi bile Neruda'dan seçtik. Neruda kim ya, Neruda kim?" Ses tonundaki bu kesif değişkenlik çevre masaların da dikkatini çekmiş olacak ki, erkeğin sigara dumanıyla birlikte birkaç meraklı bakış da bulut gibi üstlerinde salınmaya başlamıştı. "Neruda'yla Türk insanının meramı anlatılır mı? Onun çilesini nereden bilecek Rosa Luxembourg? Çok yanlış yaptık çok, Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'ye, bu ülkenin değerlerine, ülkemizin değerlerine sırt döndük hep."
Çok ukala demişlerdi arkadaşları erkek için; olsun, kız ilginç bulmuştu. "Üç tane kitap okumuş, gelip bize satmaya çalışıyor. Hayır, neyin kavgasını yapıyosun ki?" demişti Melodi. "Derslerde de böyle; o gün teori dersinde bi laf etmeye kalktı da Altan hoca iyi susturdu." diye övünmüştü Ekim. "Ne buluyosun anlamıyorum ha şu çocukta, elini de sallasan ellisi, Cem yine seni sordu geçen gün."
Gülayla eski yakınlıkları bile kalmamıştı artık; görünüşe göre Batu sevmemiş pek, ne işin var bu entellerle diye çıkışmış Gülaya. Anca haftadan haftaya yarım ağız bir hal hatır sorup, ortak arkadaşlar üzerinden alıyorlardı birbirlerinin haberlerini.
Çocuk bardağının boş olduğunu fark etmiş, garsonu çağırmıştı. "Ama hiç içmemişsin" diye çıkıştı kıza, hakkaten de geldiklerinden beri bir-iki yudum anca alabilmişti kız; "aç karnına çok içmeyeyim ya, eve gidicem zaten" diye bişeyler geveledi.
"Yemedin mi bişey?"
Yememişti; günlük hayhuyunun yapılacaklar listesinin doluluğuna katılmış, okuması gereken makaleleri okuyup derslerine girmişti. Aralarda çocuğun ona "kesin okumasını" üsteleyerek, hatta yazılı bir metine izdüşümü yapılacak olsa, büyük harfler ve altı çizili yazılacak denli ısrar ettiği o kitabı okumuştu. Yine de ilgisi hoşuna gitti; "merak etme iyiyim ben" dedi gülümseyerek.
Çocuk da ona gülümsedi, bir yandan elini tutup. Yakışıklıydı aslında; hem de çok; ama bunun üzerinden güttüğü bir kaygısı olmadığı için paspal olarak adlandırılacak bir tarzı vardı, Gözlerini kısıyordu gülerken, ve upuzun parmakları tutsundu elini hep, kalem tutar gibi, bir kitabın sayfasını çevirir, bir piyano tuşuna basar gibi.
Aralarındaki ışımayı garson bozmuştu. "Evet, ne istemiştiniz hocam?"
"Çok farklıyız diye diye nasıl da ayırdık kendimizi insanlardan, insanımızdan." Garsondan bir 70lik daha rica etti, hocamla başlayan hocamla biten cümleler, kültablasında söndürdüğü sigarası ve uzun parmakları. "Aman Türkçe bir şeyin kenarından köşesinden geçmeyelim; aynı havayı bile solumayalım; ama nerede böyle çok alternatif herkesin anlamayacağı bir ürün var, hemen üzerine atlayalım ki farklılık kompleksimiz doysun."
Kızı ilk kimsenin konuşmadığı, kamera açılarının bilinenden çok daha alternatif yöntemlerle alınarak farklı bir sinemasal ezginin oluşturulduğu filmlerden birine götürmüştü. O gitmişti önceden, amatör olarak sinemayla ilgilenen bir arkadaşı Paris'te bi yerden bulup getirmişti CDsini; bayılacaktı, harika bir örgü, kurumsal sinema sektörüne ince bir satir vardı.
Çok bir şey anlamamıştı kız; hatta çoğu zaman onun nefes alışının momentumuna kaptırmıştı kendisini. Birbirlerine doğru çarpacak olan iki kişiden sevmekte daha hızlı olanı; çarpışmadan sonra daha fazla kütle kaybedecek olandı, onun bir bakışından çıkan ışınlar da ruha paralel uzanıp kalbin merkezinden geçecekti. Suyun kaldırma kuvvetine karşın sevginin kandırma kuvveti vardı.
Bunları ona anlatsa banal olurdu muhtemelen, genelgeçer ün peşinde koşan kağıt orospuluğuyla suçlardı onu. Söylememişti o yüzden hiçbirini.
"Halkı önemsemiyoruz sözde. Hadi lan. Bütün bu palavra, bu kitaplar, bu bi bokun anlaşılmadığı filmler onlara bi şey kanıtlamak için değil mi? BAKIN BANA SİZDEN ÖYLESİNE FARKLIYIM Kİ, BAKIN HADİ BENİ GÖRÜN, FARKLI OLDUĞUMU SÖYLEYİN SİZE BENZEMEDİĞİMİ!"
Bağırtısı beklentisine karşın alkışlarla değil homurtularla karşılanmıştı. Şuradaki beyefendiyi uyarabilirler miydi acaba, hayır böyle nezih bir ortamda olacak şey miydi. İçki işin içine karışınca böyle oluyordu, hem karımız kızımız vardı, nasıl rahat olabilecektik ki. Adam gibi içmeyi bilmek lazımdı, gazetelerde okuyorduk neler neler geliyordu masum insanların başına. Yok öyle demeyindi sivil polisler kol geziyordu buralarda, geçen gün bi arkadaşın başına da az kalsın böyle bişey geliyordu, Sakarya'nın oradaki sarhoş deli kesmiş kızın önünü de simitçi hemen el atmış duruma.
"Canım biraz sakinleş istersen" dedi kız; normal değildi yaptığı, ahlak normlarına göre falan da değil, uymuyordu onun karakterine. Sarhoş muydu acaba? Nasıl götürecekti onu eve- taksiye bindirse, parası yok; öbür türlüsü, evden bekliyorlardı. Zaten babası bilmiyordu, canına okurdu bir öğrense. Komünistlerle, anarşistlerle hayatını harap mı edicen kız? Bilmem ki baba, sanırım. Hem komünist değil ki o, baksana bi birada Marx'a sırt döndü; kendi öz teorisyenimizi yaratmalıymışız, başkasının döktüğü kalıba kendimizi sığdırmakmış en büyük hatamız baba, o öyle dedi. Ben bilmem anlamam, görüşmeyeceksin o itle, başımıza iş getirmeyeceksin. Peki baba, iş getirmem bi daha eve, gün içinde halleder gelirim.
"Gitsek buralardan" dedi çocuk, kızın elini bir kez daha tutarak. "Onlardan neden farklı olmak istiyoruz, neyini beğenmiyoruz onların? Saflar, masumlar onlar; biz böyle bi bok sanıp kendimizi. Üç kitap fazla okudum diye bi şey mi oldum ben, ha? Ne kattım hayata, ne yaptım da kendimi farklı görüyorum? Başkasının yaptıklarından medet ummak anca. O yazmış, o düşünmüş hacım sana noluyor? Ah ben Musil'i okuyorum ama. İyi bok yiyosun! SEN NE YAPTIN SEN?"
Üzerlerindeki bakışların yoğunluğu artmıştı; muhtemelen o görevli çocuğun arka çapraz masada bu kadar oyalanmasının nedeni de yakınmaları dinlemesiydi. Haklılar efendiler, iti kopuğuyla uğraşıyorlar her gün burada. Ne yaparsınız ekmek parası. Böyle yerlerde nimetin ismi zikredilmesin ama hemen. Bira parası, şarap parası. Alkol parası. Kara para. E ne var canım, kara para aklamıyoruz ya, alnımızın teri. Öyle ama herkesi de almayın içeri. Aynı şey bizim bir arkadaşın da başına geldi. Bizim bir diğer arkadaşın da. Bir diğerinin de. Çok arkadaşımız var durduramıyoruz hiç.
"Canım" diye sakinleştirmeye çalıştırdı kız. "İstersen içme daha, sarhoş..."
"Bırak!" çekmişti uzun parmaklarını kızın elinden. "ıyk arabesk dinliyor onlar. Dinlesin işte sana ne. Bu aileye doğmasaydın, ne bileyim, Van'ın Siirt'in bi köyüne doğsaydın hala Bakunin Bakunin diye sayıklayacak mıydın ki? Sırf şans için sana verilen bi şeye neden böyle sarıldın? Ne iş yapıyorsun diye soruyorlar? Öğrenci. Hayatın sonuna dek öğrenci. Hep öğren. Öğretme bile. Bir tane özgür düşüncen olmasın. Başkasının dediğini papağan gibi. Ama sordular mı, yok, Bakunin okuduk biz; otobüslerde daha az para alınsın, sinemalarda arkada, tiyartolarda en önde olsun yerimiz. Bakunin okuduk ya. Ne yazdın peki? Hiçbir şey, yazmam gerekmiyor ki, halktan farklıyım ben. Yeter bu bana."
Duraksadı bir an, sigara paketine uzandı eli ama sarhoş acemiliğinden olsa gerek, düşürdü yere. Eğilmeye bile davranacak denli bilinçsizlikte, sendeledi.
"Tamam alma" dedi kız, "ben sana bakkaldan alırım yenisini."
"Gidelim buralardan, ha?" diye sordu, sesi yumuşamıştı. "Kutup olduk biz. Karşı cephe ana akım; bizimkiler heterodoks. Onlar koyunsa biz de papağan. Ne dedilerse tekrar ettik; el pençe divan durduk önlerinde, ceketimizi ilikledik; başımızı kaldırıp bile bakamadık saygıdan. Anaakıma yeltenme, peki efendim. Şu kitapları oku; diğerlerini okuma, peki efendim. İzleme o filmleri, küçümse, halkın kapasitesi bu işte, bittabii 60%lık oran bir yerde. Bizim dediğimizi yap, dahasına da karışma. Üzümü yeme, bağını sorma; bakın karşıda kimse düşünmezken biz zaman ayırıp size ne yapmanız gerektiğini öğrettik buna minnettar ol. Şimdi RAHAT, HAZIR OL, SAĞ BAŞTAN OKU! Avrupa'da. bir. hayalet. dolaşıyor. bu. gece. en. hüzünlü. şiirlerimi. yazabilirim. sadece. burjuvazi. için. parlayacaksa. güneşi. de. söndürürüz. YETER, TROÇKİ GİBİ KAFA SİKME ARTIK!"
"Üzgünüm beyefendi, çıkmanızı rica etmek zorundayım; müşterilerimiz rahatsız oluyor."
"Ben Jean-Luc Godard kim biliyorum ama, bu da mı bişey ifade etmiyor?"
"Lütfen zorluk çıkarmayın, hadi bugünkü hesabınız da bizden, para falan ödemeyin"
"Spasibo garson yoldaş, Stalin'i bile ağlatır bu sosyalist ülkü uğrundaki gönül genişliğin."
"Tamam haydi artık gidin, bir daha da gelmeyin buraya."
"Biz hep kutup olduk be halkım; koymuyorlar ki papağanlarla koyunları bir arada."
"Yazık meczup herhalde baksanıza cümleleri nasıl da mantıksız ve saçma"
"Ne yaparsınız işte, herkesin kaderi, bizim bir arkadaşın da geldi böyle bir şey başına"
Yürürken bir bacağını diğerinin çaprazına alacak şekilde limiti taksi durağına yakınsayan bir dizi geliştirmişti çocuk, kızsa şu son yolu da geçince bankada kalan son parasını da gececi bir şoföre verecekti o evine kazasız belasız gitsin diye. Hayır, bırakamazdı onu böyle; kendi kendine konuşuyordu hem, tekin değildi buralar. Bilmezdi ki o yolunu sokaklarda, kalem kılıçtan da sadece teoride keskin.
"Haydi canım, geldik bak, biraz daha dayan."
Zorla oturttu onu arka koltuğa; açlığını daha iyi hissediyordu artık; şimdi eve gitse de annesi börek yapmış olsa. Yanına da şöyle demli bi bardak çay
"Hemen Tandoğan Meydanı'ndan Kızılay'a doğru sağdan ikinci sokak." dedi. "Köroğlu Apartmanı." Biraz parayı taksicinin cebine sıkıştırdı, sözde ders kitabı alacaktı onunla; neyse artık diğer aya. "4 numaraya da çıkarabilir misiniz, tek kat zaten? Sızıp kalmasın sokaklarda."
Araba tam hareket edecekken çocuk kapıyı açtı ve kendinden beklenmeyecek denli bilinçli bir hamleyle kızın ellerini tuttu.
"Gidelim buralardan." dedi. "Gidelim. Bi yerlere. Ne Thomas More'un Ütopyasına, ne Platon'un Devlet'ine. Kendi topraklarımıza gidelim. Kimseyi yargılamayalım, kimse bizi sorgulamasın. Ne istiyosak onu yapalım, ha? Sen ne tür müzik dinlemek istiyorsan onu dinlersin; ben mesela Rambo'yu izlerim akşamları. Sonra mesela ayrı yerlerde yatalım eğer onu istiyorsak? Ama bazen de sevişelim." Muzipçe güldü; nefesi kokuyordu ama umursamadı kız. "Neyi istiyosak onu yapalım; başlangıç noktamız ne halk olsun, ne anaakımcılar, ne heteredokslar; biz olalım, bizden başlayalım hayata. Keyfimiz neyi diliyorsa. Sırf onlar dedi diye değil, birine bir şey kanıtlamak için değil; farklı olmak için de değil; biz olmak için sadece. Kendimizle aynı olalım. Gidelim, nolur, bir tek seni istiyorum yanımda. Kitaplarımı yaksınlar, CDlerimi çizsinler, her şeyin canı cehenneme. Bi sen ol, bi de Paşa gönlüm. Paşa Gönlüm geliyor, ASKER, AYAĞA KALK, HİZAYA GEÇ. ESAS DURUŞ!"
Son tiradıyla yana yığılmış, hemen uykuya dalmıştı. Kız bir süre bakakaldı; sonra kapısını kapadı ve sarı arabanın karanlıkta gözden kayboluşunu izledi.
---
"Gülayla Batunun sorunları varmış benden duymuş olma da sen." dedi Ekim, kafeteryada oturuyorlardı. "Batu çok karışıyormuş falan, bunlar bi yemeğe mi ne gideceklermiş de Gülay'ın elbisesi açık diye olay çıkarmış ortalıkta. Yaka paça atmışlar dışarı." Yüz ifadesinden onaylamadığı belli oluyordu; "Hayır, ayrıl diyorum ama tık. Alışkanlıktan mıdır nedir?"
Ekim arkadaşından beklediği tepkiyi alamamıştı; hayır aslında tam olarak dinlememişti bile kız. Çocuk iyi miydi acaba, sabah aramıştı evi ama yanıt veren yoktu. Hem o söyledikleri, doğru muydu gerçekten? Her cümlesi üzerine paragraf dolusu analiz yapabilirdi.
"Hah seninki geliyor yüzünü güldürür şimdi" dedi Ekim, burnunu kıvırarak. "Ukala dümbeleği, fularına bak şunun."
Çocuk birkaç arkadaşına selam verdikten sonra yanlarına oturdu.
"İyi misin nasıl oldun?" diye sordu kız, merakla. "Aradım seni ama..."
"İyiyim iyiyim ya bi şeyim yok." Geçiştiriyordu. "Aç karnına o kadar içince çarptı biraz haliyle."
Ekim ilgisizce kafasını çevirdi, kızın gözleri uzun parmakların altındaki kitaplara kaydı.
"Akşama kampüste harika bir film gösteriyorlar" dedi çocuk. "Ingmar Bergman'ın veliahtı adeta. Yeni Persona diyorlar film için. "
Truffaut Sineması. Postmodern Etkide Biçimlenen İsveç Edebiyatı. Lermontov.
"Sinemalara gelmiş çok önceden; ama bilirsin işte, kim değerini bilecek ki böyle bir şeyin?" dedi küçümser bir edayla.
Kapitalizm'e Modern Zamanlar Başkaldırısı: Laos. Frida Kahlo'nun Bilinmeyen Sırları. Lenin.
"Gidiyoruz değil mi?" diye sordu çocuk, aldığı kitapların tayfununda kaybolan kıza.
"Ha, gidiyoruz, tabi." dedi kız da.
"Solcuyuz dedik Marx okuduk Althusser okuduk; şiirlerimizi bile Neruda'dan seçtik. Neruda kim ya, Neruda kim?" Ses tonundaki bu kesif değişkenlik çevre masaların da dikkatini çekmiş olacak ki, erkeğin sigara dumanıyla birlikte birkaç meraklı bakış da bulut gibi üstlerinde salınmaya başlamıştı. "Neruda'yla Türk insanının meramı anlatılır mı? Onun çilesini nereden bilecek Rosa Luxembourg? Çok yanlış yaptık çok, Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'ye, bu ülkenin değerlerine, ülkemizin değerlerine sırt döndük hep."
Çok ukala demişlerdi arkadaşları erkek için; olsun, kız ilginç bulmuştu. "Üç tane kitap okumuş, gelip bize satmaya çalışıyor. Hayır, neyin kavgasını yapıyosun ki?" demişti Melodi. "Derslerde de böyle; o gün teori dersinde bi laf etmeye kalktı da Altan hoca iyi susturdu." diye övünmüştü Ekim. "Ne buluyosun anlamıyorum ha şu çocukta, elini de sallasan ellisi, Cem yine seni sordu geçen gün."
Gülayla eski yakınlıkları bile kalmamıştı artık; görünüşe göre Batu sevmemiş pek, ne işin var bu entellerle diye çıkışmış Gülaya. Anca haftadan haftaya yarım ağız bir hal hatır sorup, ortak arkadaşlar üzerinden alıyorlardı birbirlerinin haberlerini.
Çocuk bardağının boş olduğunu fark etmiş, garsonu çağırmıştı. "Ama hiç içmemişsin" diye çıkıştı kıza, hakkaten de geldiklerinden beri bir-iki yudum anca alabilmişti kız; "aç karnına çok içmeyeyim ya, eve gidicem zaten" diye bişeyler geveledi.
"Yemedin mi bişey?"
Yememişti; günlük hayhuyunun yapılacaklar listesinin doluluğuna katılmış, okuması gereken makaleleri okuyup derslerine girmişti. Aralarda çocuğun ona "kesin okumasını" üsteleyerek, hatta yazılı bir metine izdüşümü yapılacak olsa, büyük harfler ve altı çizili yazılacak denli ısrar ettiği o kitabı okumuştu. Yine de ilgisi hoşuna gitti; "merak etme iyiyim ben" dedi gülümseyerek.
Çocuk da ona gülümsedi, bir yandan elini tutup. Yakışıklıydı aslında; hem de çok; ama bunun üzerinden güttüğü bir kaygısı olmadığı için paspal olarak adlandırılacak bir tarzı vardı, Gözlerini kısıyordu gülerken, ve upuzun parmakları tutsundu elini hep, kalem tutar gibi, bir kitabın sayfasını çevirir, bir piyano tuşuna basar gibi.
Aralarındaki ışımayı garson bozmuştu. "Evet, ne istemiştiniz hocam?"
"Çok farklıyız diye diye nasıl da ayırdık kendimizi insanlardan, insanımızdan." Garsondan bir 70lik daha rica etti, hocamla başlayan hocamla biten cümleler, kültablasında söndürdüğü sigarası ve uzun parmakları. "Aman Türkçe bir şeyin kenarından köşesinden geçmeyelim; aynı havayı bile solumayalım; ama nerede böyle çok alternatif herkesin anlamayacağı bir ürün var, hemen üzerine atlayalım ki farklılık kompleksimiz doysun."
Kızı ilk kimsenin konuşmadığı, kamera açılarının bilinenden çok daha alternatif yöntemlerle alınarak farklı bir sinemasal ezginin oluşturulduğu filmlerden birine götürmüştü. O gitmişti önceden, amatör olarak sinemayla ilgilenen bir arkadaşı Paris'te bi yerden bulup getirmişti CDsini; bayılacaktı, harika bir örgü, kurumsal sinema sektörüne ince bir satir vardı.
Çok bir şey anlamamıştı kız; hatta çoğu zaman onun nefes alışının momentumuna kaptırmıştı kendisini. Birbirlerine doğru çarpacak olan iki kişiden sevmekte daha hızlı olanı; çarpışmadan sonra daha fazla kütle kaybedecek olandı, onun bir bakışından çıkan ışınlar da ruha paralel uzanıp kalbin merkezinden geçecekti. Suyun kaldırma kuvvetine karşın sevginin kandırma kuvveti vardı.
Bunları ona anlatsa banal olurdu muhtemelen, genelgeçer ün peşinde koşan kağıt orospuluğuyla suçlardı onu. Söylememişti o yüzden hiçbirini.
"Halkı önemsemiyoruz sözde. Hadi lan. Bütün bu palavra, bu kitaplar, bu bi bokun anlaşılmadığı filmler onlara bi şey kanıtlamak için değil mi? BAKIN BANA SİZDEN ÖYLESİNE FARKLIYIM Kİ, BAKIN HADİ BENİ GÖRÜN, FARKLI OLDUĞUMU SÖYLEYİN SİZE BENZEMEDİĞİMİ!"
Bağırtısı beklentisine karşın alkışlarla değil homurtularla karşılanmıştı. Şuradaki beyefendiyi uyarabilirler miydi acaba, hayır böyle nezih bir ortamda olacak şey miydi. İçki işin içine karışınca böyle oluyordu, hem karımız kızımız vardı, nasıl rahat olabilecektik ki. Adam gibi içmeyi bilmek lazımdı, gazetelerde okuyorduk neler neler geliyordu masum insanların başına. Yok öyle demeyindi sivil polisler kol geziyordu buralarda, geçen gün bi arkadaşın başına da az kalsın böyle bişey geliyordu, Sakarya'nın oradaki sarhoş deli kesmiş kızın önünü de simitçi hemen el atmış duruma.
"Canım biraz sakinleş istersen" dedi kız; normal değildi yaptığı, ahlak normlarına göre falan da değil, uymuyordu onun karakterine. Sarhoş muydu acaba? Nasıl götürecekti onu eve- taksiye bindirse, parası yok; öbür türlüsü, evden bekliyorlardı. Zaten babası bilmiyordu, canına okurdu bir öğrense. Komünistlerle, anarşistlerle hayatını harap mı edicen kız? Bilmem ki baba, sanırım. Hem komünist değil ki o, baksana bi birada Marx'a sırt döndü; kendi öz teorisyenimizi yaratmalıymışız, başkasının döktüğü kalıba kendimizi sığdırmakmış en büyük hatamız baba, o öyle dedi. Ben bilmem anlamam, görüşmeyeceksin o itle, başımıza iş getirmeyeceksin. Peki baba, iş getirmem bi daha eve, gün içinde halleder gelirim.
"Gitsek buralardan" dedi çocuk, kızın elini bir kez daha tutarak. "Onlardan neden farklı olmak istiyoruz, neyini beğenmiyoruz onların? Saflar, masumlar onlar; biz böyle bi bok sanıp kendimizi. Üç kitap fazla okudum diye bi şey mi oldum ben, ha? Ne kattım hayata, ne yaptım da kendimi farklı görüyorum? Başkasının yaptıklarından medet ummak anca. O yazmış, o düşünmüş hacım sana noluyor? Ah ben Musil'i okuyorum ama. İyi bok yiyosun! SEN NE YAPTIN SEN?"
Üzerlerindeki bakışların yoğunluğu artmıştı; muhtemelen o görevli çocuğun arka çapraz masada bu kadar oyalanmasının nedeni de yakınmaları dinlemesiydi. Haklılar efendiler, iti kopuğuyla uğraşıyorlar her gün burada. Ne yaparsınız ekmek parası. Böyle yerlerde nimetin ismi zikredilmesin ama hemen. Bira parası, şarap parası. Alkol parası. Kara para. E ne var canım, kara para aklamıyoruz ya, alnımızın teri. Öyle ama herkesi de almayın içeri. Aynı şey bizim bir arkadaşın da başına geldi. Bizim bir diğer arkadaşın da. Bir diğerinin de. Çok arkadaşımız var durduramıyoruz hiç.
"Canım" diye sakinleştirmeye çalıştırdı kız. "İstersen içme daha, sarhoş..."
"Bırak!" çekmişti uzun parmaklarını kızın elinden. "ıyk arabesk dinliyor onlar. Dinlesin işte sana ne. Bu aileye doğmasaydın, ne bileyim, Van'ın Siirt'in bi köyüne doğsaydın hala Bakunin Bakunin diye sayıklayacak mıydın ki? Sırf şans için sana verilen bi şeye neden böyle sarıldın? Ne iş yapıyorsun diye soruyorlar? Öğrenci. Hayatın sonuna dek öğrenci. Hep öğren. Öğretme bile. Bir tane özgür düşüncen olmasın. Başkasının dediğini papağan gibi. Ama sordular mı, yok, Bakunin okuduk biz; otobüslerde daha az para alınsın, sinemalarda arkada, tiyartolarda en önde olsun yerimiz. Bakunin okuduk ya. Ne yazdın peki? Hiçbir şey, yazmam gerekmiyor ki, halktan farklıyım ben. Yeter bu bana."
Duraksadı bir an, sigara paketine uzandı eli ama sarhoş acemiliğinden olsa gerek, düşürdü yere. Eğilmeye bile davranacak denli bilinçsizlikte, sendeledi.
"Tamam alma" dedi kız, "ben sana bakkaldan alırım yenisini."
"Gidelim buralardan, ha?" diye sordu, sesi yumuşamıştı. "Kutup olduk biz. Karşı cephe ana akım; bizimkiler heterodoks. Onlar koyunsa biz de papağan. Ne dedilerse tekrar ettik; el pençe divan durduk önlerinde, ceketimizi ilikledik; başımızı kaldırıp bile bakamadık saygıdan. Anaakıma yeltenme, peki efendim. Şu kitapları oku; diğerlerini okuma, peki efendim. İzleme o filmleri, küçümse, halkın kapasitesi bu işte, bittabii 60%lık oran bir yerde. Bizim dediğimizi yap, dahasına da karışma. Üzümü yeme, bağını sorma; bakın karşıda kimse düşünmezken biz zaman ayırıp size ne yapmanız gerektiğini öğrettik buna minnettar ol. Şimdi RAHAT, HAZIR OL, SAĞ BAŞTAN OKU! Avrupa'da. bir. hayalet. dolaşıyor. bu. gece. en. hüzünlü. şiirlerimi. yazabilirim. sadece. burjuvazi. için. parlayacaksa. güneşi. de. söndürürüz. YETER, TROÇKİ GİBİ KAFA SİKME ARTIK!"
"Üzgünüm beyefendi, çıkmanızı rica etmek zorundayım; müşterilerimiz rahatsız oluyor."
"Ben Jean-Luc Godard kim biliyorum ama, bu da mı bişey ifade etmiyor?"
"Lütfen zorluk çıkarmayın, hadi bugünkü hesabınız da bizden, para falan ödemeyin"
"Spasibo garson yoldaş, Stalin'i bile ağlatır bu sosyalist ülkü uğrundaki gönül genişliğin."
"Tamam haydi artık gidin, bir daha da gelmeyin buraya."
"Biz hep kutup olduk be halkım; koymuyorlar ki papağanlarla koyunları bir arada."
"Yazık meczup herhalde baksanıza cümleleri nasıl da mantıksız ve saçma"
"Ne yaparsınız işte, herkesin kaderi, bizim bir arkadaşın da geldi böyle bir şey başına"
Yürürken bir bacağını diğerinin çaprazına alacak şekilde limiti taksi durağına yakınsayan bir dizi geliştirmişti çocuk, kızsa şu son yolu da geçince bankada kalan son parasını da gececi bir şoföre verecekti o evine kazasız belasız gitsin diye. Hayır, bırakamazdı onu böyle; kendi kendine konuşuyordu hem, tekin değildi buralar. Bilmezdi ki o yolunu sokaklarda, kalem kılıçtan da sadece teoride keskin.
"Haydi canım, geldik bak, biraz daha dayan."
Zorla oturttu onu arka koltuğa; açlığını daha iyi hissediyordu artık; şimdi eve gitse de annesi börek yapmış olsa. Yanına da şöyle demli bi bardak çay
"Hemen Tandoğan Meydanı'ndan Kızılay'a doğru sağdan ikinci sokak." dedi. "Köroğlu Apartmanı." Biraz parayı taksicinin cebine sıkıştırdı, sözde ders kitabı alacaktı onunla; neyse artık diğer aya. "4 numaraya da çıkarabilir misiniz, tek kat zaten? Sızıp kalmasın sokaklarda."
Araba tam hareket edecekken çocuk kapıyı açtı ve kendinden beklenmeyecek denli bilinçli bir hamleyle kızın ellerini tuttu.
"Gidelim buralardan." dedi. "Gidelim. Bi yerlere. Ne Thomas More'un Ütopyasına, ne Platon'un Devlet'ine. Kendi topraklarımıza gidelim. Kimseyi yargılamayalım, kimse bizi sorgulamasın. Ne istiyosak onu yapalım, ha? Sen ne tür müzik dinlemek istiyorsan onu dinlersin; ben mesela Rambo'yu izlerim akşamları. Sonra mesela ayrı yerlerde yatalım eğer onu istiyorsak? Ama bazen de sevişelim." Muzipçe güldü; nefesi kokuyordu ama umursamadı kız. "Neyi istiyosak onu yapalım; başlangıç noktamız ne halk olsun, ne anaakımcılar, ne heteredokslar; biz olalım, bizden başlayalım hayata. Keyfimiz neyi diliyorsa. Sırf onlar dedi diye değil, birine bir şey kanıtlamak için değil; farklı olmak için de değil; biz olmak için sadece. Kendimizle aynı olalım. Gidelim, nolur, bir tek seni istiyorum yanımda. Kitaplarımı yaksınlar, CDlerimi çizsinler, her şeyin canı cehenneme. Bi sen ol, bi de Paşa gönlüm. Paşa Gönlüm geliyor, ASKER, AYAĞA KALK, HİZAYA GEÇ. ESAS DURUŞ!"
Son tiradıyla yana yığılmış, hemen uykuya dalmıştı. Kız bir süre bakakaldı; sonra kapısını kapadı ve sarı arabanın karanlıkta gözden kayboluşunu izledi.
---
"Gülayla Batunun sorunları varmış benden duymuş olma da sen." dedi Ekim, kafeteryada oturuyorlardı. "Batu çok karışıyormuş falan, bunlar bi yemeğe mi ne gideceklermiş de Gülay'ın elbisesi açık diye olay çıkarmış ortalıkta. Yaka paça atmışlar dışarı." Yüz ifadesinden onaylamadığı belli oluyordu; "Hayır, ayrıl diyorum ama tık. Alışkanlıktan mıdır nedir?"
Ekim arkadaşından beklediği tepkiyi alamamıştı; hayır aslında tam olarak dinlememişti bile kız. Çocuk iyi miydi acaba, sabah aramıştı evi ama yanıt veren yoktu. Hem o söyledikleri, doğru muydu gerçekten? Her cümlesi üzerine paragraf dolusu analiz yapabilirdi.
"Hah seninki geliyor yüzünü güldürür şimdi" dedi Ekim, burnunu kıvırarak. "Ukala dümbeleği, fularına bak şunun."
Çocuk birkaç arkadaşına selam verdikten sonra yanlarına oturdu.
"İyi misin nasıl oldun?" diye sordu kız, merakla. "Aradım seni ama..."
"İyiyim iyiyim ya bi şeyim yok." Geçiştiriyordu. "Aç karnına o kadar içince çarptı biraz haliyle."
Ekim ilgisizce kafasını çevirdi, kızın gözleri uzun parmakların altındaki kitaplara kaydı.
"Akşama kampüste harika bir film gösteriyorlar" dedi çocuk. "Ingmar Bergman'ın veliahtı adeta. Yeni Persona diyorlar film için. "
Truffaut Sineması. Postmodern Etkide Biçimlenen İsveç Edebiyatı. Lermontov.
"Sinemalara gelmiş çok önceden; ama bilirsin işte, kim değerini bilecek ki böyle bir şeyin?" dedi küçümser bir edayla.
Kapitalizm'e Modern Zamanlar Başkaldırısı: Laos. Frida Kahlo'nun Bilinmeyen Sırları. Lenin.
"Gidiyoruz değil mi?" diye sordu çocuk, aldığı kitapların tayfununda kaybolan kıza.
"Ha, gidiyoruz, tabi." dedi kız da.
Wednesday, September 15, 2010
Young Boys Diye Takım Mı Olur Ya Gay Gençlik Dizisi Gibi

Gençlik dizisi dedim de aklıma geldi. İçinde şu olmayan gençlik dizisi var mı?
Aslında egzantrik bir meslek sahibi olmak isteyen (Palentolog, Antropolog kadar olmasa da işte Güzel Sanatlar ekseninde) ama ailesi tarafından Ekonomiye zorlanan kız.
Böyle asıl kahramanımız closeted bir Edith Piafmış, bu yeteneğini Mimar Sinan'da rastalı grafik öğrencileriyle, çok alternatif sinemacılarla Truffaut konuşup, "ya ben hiç türk dizisi izlemem çok banal"i motto haline getirerek (oysa sen bi dizi kahramanısın Selena) açığa çıkarası varmış ama kapitalist ve generation gap'i Mel Gibson'un yeni filmi zanneden anlayışsız anne-baba yüzünden dünyanın en sıkıcı şeyi olan ekonomiye itilmiş.
Hayatımda çok dizi izledim, 90%ı da manasızdı, sonrasında pişman oldum izlediğime ama hepsine bi kulp bulabildim. (ÖSS zamanı izlenen diziler, LGS zamanı izlenen diziler, gurbet acısı çekmekten dolayı izlenen diziler, geyik yapmak için izlenmeye başlanmış ama sonra cidden sardırılarak etrafa itiraf edilememiş diziler, bir procrastination aracı olarak diziler diye gider), bir sürü de klişe gördüm; ama şu yukarıdaki olay örgüsünden tiksindiğim kadar hiçbir şeyden de tiksinmedim hayatımda.
Ya bi kere sen Billie Holliday olsan Norah Jones olsan seni 17 yaşına kadar lise sıralarında çürütmezler kızım. Bi allahın kulu vardır etrafında sendeki yeteneği görecek, ne bileyim müzik öğretmenlerinin tek işi blok flütle Samanyolu çaldırmak veya herkese Muammer Sun'un kitabını aldırıp sonrasında bir sayfa bile açtırmamak değil; olmadı banyoda bi şarkıya mırıldanırken duyulur sesin ve hiçbir anne-baba da çocuklarında Freddie Mercury potansiyeli varken "yok illa ekonomist olacaksın, bize çarpan etkisi üzerinden sakız aldırarak ülkeyi kurtaracaksın" diye üstelemez; demek ki senin kalibren Amy Winehouse'tan çok Ankara'nın Gülü Seher konumunda ki, kimse sana el etmemiş.
İkincisi, ne sevdiniz iktisatı küçümsemeyi be. Ne sevdiniz koskoca ekonomiyi dangalak ergenlerin önüne engel olarak koymayı.
Yılların sosyal bilimi, uğruna savaşların çıktığı, devrimlerin yapıldığı, konjonktürlerin değiştiği (bu cümleyi de sırf konjonktürü cümle içinde kullanmak için tasarladım) ekonomi oldu mu sana bi modern zamanlar gulyabanisi, eve geç gelen ve buz gibi soğukta kaldırımda oturmaktan diyaliz makinesine bağlanmaya ramak kalacak olan emoya "bak ekonomi okuturup görürsün"cü tehdit unsuru?
Sizin o "ıyk çok sıkıcı", "adeta Salvador Dali olan ruhumu harcayamam öyle amfi köşelerinde" dediğiniz iktisatı, işletmesi, mühendisliği, fen bilimi geliştiriyor bu ülkeyi. Allah bilir okulda "inek lan bu" "mühendis abazan" diye dalga geçtiğin Sergei Brunlar, Mark Zuckerbergler adeta paraya para demekten vazgeçmiş hem yumuşak hem hesaplı tuvalet kağıdı formuna erilmiş- sen hala "ıyk özgürlüğümü kısıtlayamam". Kısıtlarsan şerefsizsin.
Zaten ODTÜnün mühendislik bölümleri, Boğaziçi İİSBF kollarını açmış bekliyodu da senin beyanatından sonra kepenk indirip; bu şekilde devam edemeyeceklerini anladıklarından; bilimin her türlüsüne paydos, "bırakıyorum lan atom profesörlüğünü; artık itliği hergeleliği üçkağıtçılığı öğreneceğiz" deyip beyaz önlüklerini yancılarının önüne attılar.
Herkes ne kadar meraklı özgür kuş olmaya. Eline manuel fotoğraf makinasını alan adeta bir Jan Saudek. Herkes Beth Gibbons kadar naif bir seksapeliteye, Björk kadar -aslında kimsenin anlamadığı ama çaktırmadığı- egzantrik bir özgünlüğe sahip. Herkese kendi ilişkisi Jane Birkin-Serge Gainsbourg. Fırsat verilse, herkes bi Lynch, bi Kubrick.
Bütün bunların olmasını engelleyen, insanların artistik özgürleşmesine cunta etkisi yaratan; sanata ve sanatçıya düşman olansa ekonomi.
Hadi be.
Günün birinde şansım olur da bi gençlik dizisi senaryosu yazarsam; fazlaca kaçık bir aileye doğan ve ebeveynlerinin tüm "güzel sanatlar oku" ısrarlarına rağmen namazında niyazında bi mühendis, veya ekonomist, veya "çok bilen ergenler tarafından limitleyici olarak atfedilen hangi bölüm varsa ona mensup olmak isteyen" çocuğun acıklı hikayesini ele alacağım.
Hobi olarak da yapmasın, öyle tiksindim.
hamiş: Yarın. Okul. Refet iptal. Teori gümbür gümbür.
hamiş2: buraya hala bi'şeyler yazmaya çabamsa A'dan dolayı. Kıymetini bil.
Subscribe to:
Posts (Atom)