1. "Gelecek haftasonu Ankara'dayım" dedi. Ben hem onun sesinin duymanın bir türlü diminishing-returns'e geçememiş heyecanıyla, hem de Jean Monnet stresiyle, "hmm"dan fazla tepki veremedim. Başkır yanımda olsa "aferin iyi taktik" derdi; ama B ile konuşuyordum, beni bir bakışta -ki fazlasıyla zümrüt yeşili içeriyordu- tanıyan bi çocukla. "Hayrola?" diye sorgu sesine kaygı tonunu serpiştirerek. "Neyin var?" Burs için sınava girmem gerektiğini anlattım, Avrupa Birliği, Jean Monnet, genişleme ve derinleşme politikası gibi kelimelerin içinde bulunduğu teknokrat cümlelerim bile konuşmamızın ışığını söndürememişti. "Çok kasmam lazım, günlük uyku saatimi 2ye indirmeliyim." dedim. "Haftasonu muhtemelen kapanır çalışırım" dedim. "Görüşemeyebiliriz" dedim. Kadere ve 1 yıllık master için bile anlamsızca para isteyen okullara küfür ettim. Zaten kısıtlı zamanımın olduğu ve benden kilometrelerce uzakta yaşayan çocuğu bile bana göstermeyen her şeye ana avrat giriştim. Ama içimden.
"Ben de gelmem o zaman." dedi. "Sınavdan sonraki hafta gelirim". Mutlu oldum.
2. Çalışmaya ara verdim. Fruit Tree dinlemek geldi içimden. Nick Drake'i anlatan en iyi öbeğin "a skin too few" olduğuna karar vermem çok zamanımı almamıştı; zaten orijinal bir fikre de imza atmış değildim. Yine de bir insanın ruhunun bedenine, hatta içine hapsolduğu zaman aralığına bile sığmamasının ne kadar zor olduğunu düşündüm. Hepimiz isterdik, bundan 65 yıl sonra hatırlanmayı, belki bir insancağızın gözlerinden yaş akıtıp iki notayla onu çözebilmeyi. Kaçımız cidden dayanabilirdi bunun ağırlığına, sayamadım. Gözlerimden yaşlar aktı, Nickciğim Drake ve Oğuzcuğum Atay'ı hayallerimde tanıştırdım. Birbirlerine utangaç bir selam verdiler, bir süre iletişimleri kısa cümleler ve klişeler üzerinden oldu, kalabalıklar arasıdna yaşayamamalarına verdim, sevindim. "Ben gidiyorum" dedim, zaten ait değildim yanlarına. Hem belki yalnızken sohbetleri kalabalıklaşırdı. Benim yerim sıradanlığın yanıydı, üç-beşin hesabıydı, alışmıştım.
Mailimi açtım, en istediğim okuldan en istediğim cevabı gördüm. Mutlu oldum.
3. Kendisini sadece 7 aydır tanımama rağmen çok sevdiğim, çok saygı duyduğum, çok (buraya en asil duyguları ekleyelim) ve bu başvuru sürecinde elimden tutmuş, bana muhteşler ötesi bir referans yazarak belki normalde giremeyeceğim okulların kapısını sonuna kadar açmış hocama aldığım bu son kabulü söyledim. Işıl niye hemen söylemiyorsun diye serzenişte bulundu. Hocam internet insanı değilim ben yüzyüze söyleyeyim istedim dedim. Dünyanın en zevkli teori dersini vermiş, bi de üstüne bana iyiliğin âlâsını yapmış bi insana "kabul aldım :)" diye mail atmak samimiyetsizlikle eşdeğerdi benim için.
"Hocam çok teşekkür ederim, siz olmasaydınız kabul alamazdım." dedim. "Evet" dedi başını sallayarak. "Ama ben de sen olmasaydın yapmazdım bunları." Mutlu oldum.
Şu an hayatımın biricik sorunları iki süpsüp okul arasında seçim yapmak ve B'yi en kısa zamanda görmeye çalışmak (Çarşamba akşamı itibariyle bana yine Istanbul yolları)
Bir de bence burayı okuduğunu bildiğim C'yi bi şekilde ikna edip o festivale gitmeli.
Thursday, March 24, 2011
Thursday, March 3, 2011
Cosmopolitan'ın Erkekler İçin Olanı
FHM sanırım. veya Boxer.
Bu tip dergileri pek karıştırmadığım için muhteviyatında "Sevgilinizi Cezbetnmenin 10 Altın Yolu" "Yatakta Eskisi Gibi Değil Mi? :(" "Ebru Şallı'dan Pilates Önerileri" gibi başlıklar var mı, o duruma henüz hakim olamadım.
Yine de yolu ergenlikten geçen/geçmiş her kişioğlunun çokça hormonal yaşadığından bihaberim, karşıcinsi (belki de hemcinsi) tavlamanın o kadar kolay olmadığını, en azından şaşaalı, kuşe kağıtlı ve Conde Nast adresli dergilerde yazan kadar pratik tariflere sahip olmadığının farkındayım.
Yine de burayı okuyan erkek cinsiyetli arkadaşlarıma bu nasihati vermeyi bir borç bildim.
Arkadaşlar, elimize hemen bir klasik gitar alıyoruz. Şu şarkıyı öğreniyoruz:
http://www.youtube.com/watch?v=3yqM--IMkX4
Sizin için tablerini de koydum bu iyiliğim unutulmasın, Anna Wintour bile bu kadar sıcak yaklaşmadı okurlarına:
http://tabs.ultimate-guitar.com/d/damien_rice/cannonball_ver3_tab.htm
Hoşlandığımız kıza, aramızın soğuk olduğu sevgilimize, long-distance relationshipten ölen canlara söylüyoruz, şenleniyoruz; sevgi yumağı, aşk bulutu olup çıkıyoruz.
Ben de ülkenin üreme oranına katkıda bulunarak ödülümü başbakanın elinden alıyorum.
Haydi gençler, Mart geldi hem.
Bu tip dergileri pek karıştırmadığım için muhteviyatında "Sevgilinizi Cezbetnmenin 10 Altın Yolu" "Yatakta Eskisi Gibi Değil Mi? :(" "Ebru Şallı'dan Pilates Önerileri" gibi başlıklar var mı, o duruma henüz hakim olamadım.
Yine de yolu ergenlikten geçen/geçmiş her kişioğlunun çokça hormonal yaşadığından bihaberim, karşıcinsi (belki de hemcinsi) tavlamanın o kadar kolay olmadığını, en azından şaşaalı, kuşe kağıtlı ve Conde Nast adresli dergilerde yazan kadar pratik tariflere sahip olmadığının farkındayım.
Yine de burayı okuyan erkek cinsiyetli arkadaşlarıma bu nasihati vermeyi bir borç bildim.
Arkadaşlar, elimize hemen bir klasik gitar alıyoruz. Şu şarkıyı öğreniyoruz:
http://www.youtube.com/watch?v=3yqM--IMkX4
Sizin için tablerini de koydum bu iyiliğim unutulmasın, Anna Wintour bile bu kadar sıcak yaklaşmadı okurlarına:
http://tabs.ultimate-guitar.com/d/damien_rice/cannonball_ver3_tab.htm
Hoşlandığımız kıza, aramızın soğuk olduğu sevgilimize, long-distance relationshipten ölen canlara söylüyoruz, şenleniyoruz; sevgi yumağı, aşk bulutu olup çıkıyoruz.
Ben de ülkenin üreme oranına katkıda bulunarak ödülümü başbakanın elinden alıyorum.
Haydi gençler, Mart geldi hem.
Monday, February 21, 2011
Master-bation Part I (Esprili Şakalı Sanılan ama Ciddi Entry)
Buraya komiklikli şakalı bi şey yazacaktım; ama vatana millete hayrım dokunsun istedim. Bi de komiklik şaka isteyen adam zaten buraya gelinceye kadar binlerce Umut Sarıkaya öyküsünü/karikatürünü hatmeder diye düşündüm.
O yüzden şu aralar üzerinde en çok zaman ayırdığım şey olan "master başvuruları" ile ilgili birkaç satır karalıyorum.
Alttaki maddeler tartışmaya açık olup, yine de belli bir yol haritası çizmesi bakımından göz önüne alınasıdır.
Avrupa'da bilimum okullara başvurmak için
1.Ne istediğinizi bilin.
Sırf "gitmiş olmak için" başvurmayın, eğer amacınız buysa iyi okulları denemeyin. Kazanabilirsiniz, evet, burs da bulursunuz, tamam; ama devam ettirmeniz zor olabilir. Master dedikleri olay Türkiye'deki gibi bütün gün yatalım akşam çalışırız mantığını aşıyor. 4-5 saatlik uykular, okunması ve anlaşılması gereken makaleler, lisanstan çok daha zorlu bir eğitim süreci sizi bekliyor. Sevmiyorsanız, "ya bunları nerde kullancaz ki" mantığını hâlâ aşamamışsanız hiç bulaşmayın. "Senin uğrunda çektiğim çile yalnızca sevinç olur bana" tandanslı bir Orhan Gencebay şarkısı yazarıysanız alt metne geçebilirsiniz. Bizim geçen yılın bölüm birincisini bile oflatıp puflatan bir eğitim anlayışından söz ediyoruz en nihayetinde.
2.Bütçenizden belli bir meblağı bu iş için hibe edeceğinizin farkında olun.
Application fee (başvuru ücreti), kimi belgelerin mektup yoluyla yollanması, TOEFL-GRE formatındaki sınavlara giriş ücreti, sınav sonuçlarının ilgili okullara yollanması derken hiç de azımsanamayacak bir tutarı okullara akıtacağınız acı bir gerçek. Şöyle ortalama bir okulu ele alalım:
Başvuru Ücreti: (Benim başvurduğum çoğu okulda başvuru ücreti yoktu; ama İngiltere'nin üst düzey okulları -Cambridge, LSE, Oxford, vs.- 30 pound civarı takarlar size)
Belgelerin Yollanması: Online başvurunun yanı sıra hardcopy belgeyi adresine postalamanızı isteyen okullar da mevcut; Bilkent'te DHL'in kampanyası olduğu için burayı 20 tl tutarında alıyorum.
TOEFL sonucunun gönderilmesi: ETS bu yıl her bir sonuç için 17$ aldı.
GRE sonucunun gönderilmesi: GRE sınavının sonunda bedava sonuç gönderilebilecek 4 okul seçebiliyorsunuz, bu listede olmayan bir okul için ekstradan 23$ ödemeniz gerekiyor.
Burada yaklaşık 200 tl hesapladık; ama gözünüz korkmasın. Çoğu okul başvuru ücreti almıyor, hardcopy belgeyi ancak kabul edilirseniz bekliyor, TOEFL-GRE sonuçlarınızı da scan ettirip başvurunuza ekliyorsunuz.
3.Referanslarınızı bollayın.
Avrupa'daki okullar genelde 2 referanstan fazlasına tamah etmez. (Oxford bu konuda istisnasını koruyup 3e göz diker). Siz sakın işi ikiyle sınırlamayın; üç, hatta dört kişiye gidip referans dilenin. Hatta "hayatta vermez" diye düşündüklerinizin bile kapısını çalın. (Akademik hayatın ne getireceği belli olmuyor) Hiç ummadığınız insanlardan aldığınız onay güveninizi yerine getirebilir. Ayrıca başvuru sürecinde hocaların "ay çok işim vardı yazamadım", "5ten fazla okula referans göndermem" "xxx bölümü sana uygun değil yazma orayı" gibi baskılarına maruz kalmaz, referanslarınızı istediğiniz gibi kombine edersiniz.
4.Referanslar Continued
Hocalara gittiğiniz zaman mıymıy konuşmayın, bir dosyaya transkriptinizi, statement of purpose'unuzu, başvurmayı düşündüğünüz okulların bir listesini, TOEFL-GRE-GMAT sonuçlarınızı koyarak gidin. Araştırmanızı önceden yapmış olun. Bu tip bir ön çalışma size hem artı puan kazandırır hem de görüştüğünüz kişinin size daha spesifik yardımlarda bulunmasını sağlar. "Ben Avrupa istiyorum" demekle "Ben Robotik çalışmak istiyorum ve sanırım en iyi üniversite Munchen" demek arasındaki farkı herkes görür. Zaten hocanız da referans yazarken bu dosyadaki belgelere başvuracağından siz eşeğinizi sağlam kazığa bağlamış olursunuz.
5.Pasaport işlemlerine başlayın:
Çoğu Avrupa üniversitesi başvuru sırasında vize işlemleri ve daha fazlası için sizden geçerli bir pasaport numarası isteyebilir. (Fransa'da bazı okullar pasaportunuzun fotokopisinin scanini bile bekler) "Pasaportum yok" diyip de sıkıntıya girmemek için baştan halledin.
6.TOEFL-GRE
TOEFL sınavı neredeyse her bölüm için elzem. Başvurulan bazı programlar eğitim dili İngilizce olan okullarda okumayı yeterli kabul etse de, genel eğilim şöyle kelli felli, tüm dünyaca kabul gören bir dil-yeterlilik belgesinin varlığına kaymakta. Amerikan okulları ağırlıklı olarak TOEFLı gösterirken İngiltere'de karşınıza IELTS de çıkabilir. Ben sadece TOEFLa girdiğim için karşılaştırma yapamıyorum ama internetteki yorumlarda IELTS'in daha kolay olduğu, ve özellikle Speaking bölümünde TOEFL gibi makinaya konuşturmak yerine karşınıza kanlı canli bir insan evladı geçtiği için daha hümanist takıldığı yazıyor. Karar sizin.
Mühendislik fakülteleri öyle harikalar yaratmanızı beklemeyebilir; internet-based test üzerinden 90ı alsanız yeter de artar. Sosyal bilimler biraz daha fazlasını ister, birçok üniversitenin eşiği 100.
Bazı üniversiteler kriterleri detaylandırarak 4 bölümden (Okuma, Yazma, Konuşma ve Dinleme) 30 üzerinden en az 25 almanız gerekliliğini de eklerler. Mesela 3 bölümden 30u bastınız ama bir tanesi 10; 100ü tuttursanız bile başvuru kriterlerini tamamlamış olmazsınız.
Bu konuda karşılaştığım iki ekstrem örnek Oxford ve Cambridge. (Büyük oynamak değil, 'du bakalım nolcak' acaba mantığıyla başvurdum). Oxford MPhil Economics başvuruları için başvuru kriterini 100 alıyor; fakat "önerilen" TOEFL sonucunun da 109un üstünde olmasından dem vuruyor. Kısacası 'biz oraya o 100ü sen sevin, başvur, bize belli bir miktar başvuru parası öde diye yazdık ama seni almayacağız bilesin' diye indirekt mesajını basıyor. Cambridge daha dobra: Minimum puan 110 olmalı ve her bir bölümden en az 25 yapılmalı. 109 mu aldın? Elveda.
TOEFL için verebileceğim öneriler: Çalışın. İngilizce eğitim veren bir okulda tüm gününüz dersleri dinlemek, sunumlar yapmak, makaleler okuyup-yazmak olsa da sınavdan birkaç gün önce birkaç kitaba göz gezdirmekta fayda var.
Orijinal kitap almak yersiz. Arkadaşlarınızın kaynaklarından yararlanın, internetin illegal downloading kabiliyetini kullanın. Torrent sitelerinde yüzlerce çalışma paketi var.
Eksiğinizi belirleyin ve ona göre çalışın. Özellikle yazı bölümü zorlayabiliyor. (Birini 45 dakika, diğerini 1 saat içinde yazmanız gereken iki makale konunuz olacak). Çeşitli "phrase"leri öğrenin: Hence, Nevertheless, "it has been widely assessed" gibi lafları bilip yerleştirmek makalenize hava katabilir, bu tip kelimelerin olduğu listelere şöyle bir göz gezdirin. (Ezberlemeyin)
Çıkabilecek makale konularıyla ilgili alıştırma yapın.
Typing hızınızı geliştirmeye çalışın.
İngilizce klavyeye alışın; sınav süresince Türkçe klavye kullandırtmıyorlar noktanın virgülün yeri de haliyle karışıyor.
Ankara insanları (Behzat Ç'ciler) da sınav yeri olarak TOBBu tercih etsinler. Atılım'da girdiğim sınavda ben daha listeningi yaparken yanımdaki eleman speakingde bocalıyordu. İnsanın konsantrasyonu sürünüyor haliyle.
GREye gelince, Verbal kısmı rezalet. Bir arkadaşımın dediği gibi "binaenaleyh-mamafih" arasındaki ilişki aşağıdakilerden hangisinde vardır tandanslı sorularla dolu. Zaten neredeyse tüm okullar bu kısmı hiç kaale almadan sadece Quantitative ve Analytical Writing bölümlerindeki performansınıza bakıyor. Eğer Amerika'da Amerikan Dili ve Edebiyatı falan çalışmayacaksanız hiç ezberlemeye falan kasmayın, başaramazsınız zaten.
Mantıklı sıkma yeteneğinize güvenin. Ben GRE'de karşılaştığım "asundered" kelimesinin anlamını Sunderland'den çözmüştüm, bu tip beyin fırtınaları yardımcı olabiliyor. Hiç mi bilemediniz, atın gitsin.
Quantitative kısmı kolay görünebilir, ülkemiz ortalama ortaokul öğrencisine sorulan matematik problemi kıvamında. Yine de terimlerin ingilizcelerinde sıkıntı oluşabilir; radius, diameter, circumference gibi laflara aşina olun. Amerikalıların ölçü birimleri de farklı olduğundan çevrimleri de iyi bilin. İyi okulların her zaman tam puan istediğini düşünürsek 1 yanlış bile sizi çok geriye atabilir. (Harvard'a bakmıştım, 800 üzerinden 797 falan istiyolardı)
Analytical Writing kısmına da çalışmak lazım tabi, ben TOEFLdan gelen gazla pek çalışmamıştım; 4.5 aldım (6 üzerinden). Şöyle yine 4-5 saatinizi verip 2-3 pratik yaparsanız 5-5.5 civarı almama nedeninizi göremiyorum.
Bir de GREyi anlamsızca önemsiyorlar, sınav odasına şeker, su bile almanız yasak. "Ulan yarıçapını verdiğin çemberin çevresini soruyosun sonra da CIA giriş sınavı havası yaratıyosun" geyiğini sınavdan sonraya saklayın. Veya da önceye; ama yapın bu geyiği.Yapmayanı almıyolarmış okullara.
O yüzden şu aralar üzerinde en çok zaman ayırdığım şey olan "master başvuruları" ile ilgili birkaç satır karalıyorum.
Alttaki maddeler tartışmaya açık olup, yine de belli bir yol haritası çizmesi bakımından göz önüne alınasıdır.
Avrupa'da bilimum okullara başvurmak için
1.Ne istediğinizi bilin.
Sırf "gitmiş olmak için" başvurmayın, eğer amacınız buysa iyi okulları denemeyin. Kazanabilirsiniz, evet, burs da bulursunuz, tamam; ama devam ettirmeniz zor olabilir. Master dedikleri olay Türkiye'deki gibi bütün gün yatalım akşam çalışırız mantığını aşıyor. 4-5 saatlik uykular, okunması ve anlaşılması gereken makaleler, lisanstan çok daha zorlu bir eğitim süreci sizi bekliyor. Sevmiyorsanız, "ya bunları nerde kullancaz ki" mantığını hâlâ aşamamışsanız hiç bulaşmayın. "Senin uğrunda çektiğim çile yalnızca sevinç olur bana" tandanslı bir Orhan Gencebay şarkısı yazarıysanız alt metne geçebilirsiniz. Bizim geçen yılın bölüm birincisini bile oflatıp puflatan bir eğitim anlayışından söz ediyoruz en nihayetinde.
2.Bütçenizden belli bir meblağı bu iş için hibe edeceğinizin farkında olun.
Application fee (başvuru ücreti), kimi belgelerin mektup yoluyla yollanması, TOEFL-GRE formatındaki sınavlara giriş ücreti, sınav sonuçlarının ilgili okullara yollanması derken hiç de azımsanamayacak bir tutarı okullara akıtacağınız acı bir gerçek. Şöyle ortalama bir okulu ele alalım:
Başvuru Ücreti: (Benim başvurduğum çoğu okulda başvuru ücreti yoktu; ama İngiltere'nin üst düzey okulları -Cambridge, LSE, Oxford, vs.- 30 pound civarı takarlar size)
Belgelerin Yollanması: Online başvurunun yanı sıra hardcopy belgeyi adresine postalamanızı isteyen okullar da mevcut; Bilkent'te DHL'in kampanyası olduğu için burayı 20 tl tutarında alıyorum.
TOEFL sonucunun gönderilmesi: ETS bu yıl her bir sonuç için 17$ aldı.
GRE sonucunun gönderilmesi: GRE sınavının sonunda bedava sonuç gönderilebilecek 4 okul seçebiliyorsunuz, bu listede olmayan bir okul için ekstradan 23$ ödemeniz gerekiyor.
Burada yaklaşık 200 tl hesapladık; ama gözünüz korkmasın. Çoğu okul başvuru ücreti almıyor, hardcopy belgeyi ancak kabul edilirseniz bekliyor, TOEFL-GRE sonuçlarınızı da scan ettirip başvurunuza ekliyorsunuz.
3.Referanslarınızı bollayın.
Avrupa'daki okullar genelde 2 referanstan fazlasına tamah etmez. (Oxford bu konuda istisnasını koruyup 3e göz diker). Siz sakın işi ikiyle sınırlamayın; üç, hatta dört kişiye gidip referans dilenin. Hatta "hayatta vermez" diye düşündüklerinizin bile kapısını çalın. (Akademik hayatın ne getireceği belli olmuyor) Hiç ummadığınız insanlardan aldığınız onay güveninizi yerine getirebilir. Ayrıca başvuru sürecinde hocaların "ay çok işim vardı yazamadım", "5ten fazla okula referans göndermem" "xxx bölümü sana uygun değil yazma orayı" gibi baskılarına maruz kalmaz, referanslarınızı istediğiniz gibi kombine edersiniz.
4.Referanslar Continued
Hocalara gittiğiniz zaman mıymıy konuşmayın, bir dosyaya transkriptinizi, statement of purpose'unuzu, başvurmayı düşündüğünüz okulların bir listesini, TOEFL-GRE-GMAT sonuçlarınızı koyarak gidin. Araştırmanızı önceden yapmış olun. Bu tip bir ön çalışma size hem artı puan kazandırır hem de görüştüğünüz kişinin size daha spesifik yardımlarda bulunmasını sağlar. "Ben Avrupa istiyorum" demekle "Ben Robotik çalışmak istiyorum ve sanırım en iyi üniversite Munchen" demek arasındaki farkı herkes görür. Zaten hocanız da referans yazarken bu dosyadaki belgelere başvuracağından siz eşeğinizi sağlam kazığa bağlamış olursunuz.
5.Pasaport işlemlerine başlayın:
Çoğu Avrupa üniversitesi başvuru sırasında vize işlemleri ve daha fazlası için sizden geçerli bir pasaport numarası isteyebilir. (Fransa'da bazı okullar pasaportunuzun fotokopisinin scanini bile bekler) "Pasaportum yok" diyip de sıkıntıya girmemek için baştan halledin.
6.TOEFL-GRE
TOEFL sınavı neredeyse her bölüm için elzem. Başvurulan bazı programlar eğitim dili İngilizce olan okullarda okumayı yeterli kabul etse de, genel eğilim şöyle kelli felli, tüm dünyaca kabul gören bir dil-yeterlilik belgesinin varlığına kaymakta. Amerikan okulları ağırlıklı olarak TOEFLı gösterirken İngiltere'de karşınıza IELTS de çıkabilir. Ben sadece TOEFLa girdiğim için karşılaştırma yapamıyorum ama internetteki yorumlarda IELTS'in daha kolay olduğu, ve özellikle Speaking bölümünde TOEFL gibi makinaya konuşturmak yerine karşınıza kanlı canli bir insan evladı geçtiği için daha hümanist takıldığı yazıyor. Karar sizin.
Mühendislik fakülteleri öyle harikalar yaratmanızı beklemeyebilir; internet-based test üzerinden 90ı alsanız yeter de artar. Sosyal bilimler biraz daha fazlasını ister, birçok üniversitenin eşiği 100.
Bazı üniversiteler kriterleri detaylandırarak 4 bölümden (Okuma, Yazma, Konuşma ve Dinleme) 30 üzerinden en az 25 almanız gerekliliğini de eklerler. Mesela 3 bölümden 30u bastınız ama bir tanesi 10; 100ü tuttursanız bile başvuru kriterlerini tamamlamış olmazsınız.
Bu konuda karşılaştığım iki ekstrem örnek Oxford ve Cambridge. (Büyük oynamak değil, 'du bakalım nolcak' acaba mantığıyla başvurdum). Oxford MPhil Economics başvuruları için başvuru kriterini 100 alıyor; fakat "önerilen" TOEFL sonucunun da 109un üstünde olmasından dem vuruyor. Kısacası 'biz oraya o 100ü sen sevin, başvur, bize belli bir miktar başvuru parası öde diye yazdık ama seni almayacağız bilesin' diye indirekt mesajını basıyor. Cambridge daha dobra: Minimum puan 110 olmalı ve her bir bölümden en az 25 yapılmalı. 109 mu aldın? Elveda.
TOEFL için verebileceğim öneriler: Çalışın. İngilizce eğitim veren bir okulda tüm gününüz dersleri dinlemek, sunumlar yapmak, makaleler okuyup-yazmak olsa da sınavdan birkaç gün önce birkaç kitaba göz gezdirmekta fayda var.
Orijinal kitap almak yersiz. Arkadaşlarınızın kaynaklarından yararlanın, internetin illegal downloading kabiliyetini kullanın. Torrent sitelerinde yüzlerce çalışma paketi var.
Eksiğinizi belirleyin ve ona göre çalışın. Özellikle yazı bölümü zorlayabiliyor. (Birini 45 dakika, diğerini 1 saat içinde yazmanız gereken iki makale konunuz olacak). Çeşitli "phrase"leri öğrenin: Hence, Nevertheless, "it has been widely assessed" gibi lafları bilip yerleştirmek makalenize hava katabilir, bu tip kelimelerin olduğu listelere şöyle bir göz gezdirin. (Ezberlemeyin)
Çıkabilecek makale konularıyla ilgili alıştırma yapın.
Typing hızınızı geliştirmeye çalışın.
İngilizce klavyeye alışın; sınav süresince Türkçe klavye kullandırtmıyorlar noktanın virgülün yeri de haliyle karışıyor.
Ankara insanları (Behzat Ç'ciler) da sınav yeri olarak TOBBu tercih etsinler. Atılım'da girdiğim sınavda ben daha listeningi yaparken yanımdaki eleman speakingde bocalıyordu. İnsanın konsantrasyonu sürünüyor haliyle.
GREye gelince, Verbal kısmı rezalet. Bir arkadaşımın dediği gibi "binaenaleyh-mamafih" arasındaki ilişki aşağıdakilerden hangisinde vardır tandanslı sorularla dolu. Zaten neredeyse tüm okullar bu kısmı hiç kaale almadan sadece Quantitative ve Analytical Writing bölümlerindeki performansınıza bakıyor. Eğer Amerika'da Amerikan Dili ve Edebiyatı falan çalışmayacaksanız hiç ezberlemeye falan kasmayın, başaramazsınız zaten.
Mantıklı sıkma yeteneğinize güvenin. Ben GRE'de karşılaştığım "asundered" kelimesinin anlamını Sunderland'den çözmüştüm, bu tip beyin fırtınaları yardımcı olabiliyor. Hiç mi bilemediniz, atın gitsin.
Quantitative kısmı kolay görünebilir, ülkemiz ortalama ortaokul öğrencisine sorulan matematik problemi kıvamında. Yine de terimlerin ingilizcelerinde sıkıntı oluşabilir; radius, diameter, circumference gibi laflara aşina olun. Amerikalıların ölçü birimleri de farklı olduğundan çevrimleri de iyi bilin. İyi okulların her zaman tam puan istediğini düşünürsek 1 yanlış bile sizi çok geriye atabilir. (Harvard'a bakmıştım, 800 üzerinden 797 falan istiyolardı)
Analytical Writing kısmına da çalışmak lazım tabi, ben TOEFLdan gelen gazla pek çalışmamıştım; 4.5 aldım (6 üzerinden). Şöyle yine 4-5 saatinizi verip 2-3 pratik yaparsanız 5-5.5 civarı almama nedeninizi göremiyorum.
Bir de GREyi anlamsızca önemsiyorlar, sınav odasına şeker, su bile almanız yasak. "Ulan yarıçapını verdiğin çemberin çevresini soruyosun sonra da CIA giriş sınavı havası yaratıyosun" geyiğini sınavdan sonraya saklayın. Veya da önceye; ama yapın bu geyiği.Yapmayanı almıyolarmış okullara.
Wednesday, February 16, 2011
Bana Biraz Kendinden Behzat Ç.
Bunu Temmuz 2010 gibi yazmıştım, okudum beğendim, nostalji kafasıyım zaten.
N'nin elini hangi işe atsa kotaracak karakterde bi arkadaşı var; yağmurlu havalarda bile çamursuz pırıl pırıl ayakkabılarla gezinen, üstüne hiç yemek dökmeyen-gillerden. Amerika'dan kullanma kılavuzunun Atlas Vazgeçti ile aynı kalınlıkta olduğunu düşündüğüm -çünkü birsürü özellik saydı, ben de hiçbirinden anlamadığım için kafa salladım bi yandan da 'uff vazgeçtim Arcticlerden MGMT gelsin Türkiye'ye noolur noolur' diye içimden dua ettim- bi kamera almış; içinde vblog, miniklip, vimeo gibi kelimelerin geçtiği cümleler kurdu.
Bu "zengin hobilenmesi" çok garip bi şey. Şimdi mesela çocuk evde oturmuş Heath Ledger'ın Nick Drake için çektiği klibi izliyo -hadi daha egzantrik ve güncel olsun, Scorsese'nin müzik belgeselleri diyelim- "ya aynısını ben de yaparım nedir ki" diye gaza gelip, ertesi gün TeknoSa'dan gerekli materyali çat diye alıyo. Veya ne bileyim, Iron Maiden live at Donnington DVD'si (bizim gibi torrent usulü değil, orijinal) onda adeta bi Steve Harris olma arzusu doğuruyor; iki gün sonra lank, en yeni model bas gitarı almış penayla Fender düdüklemekte. Bi de "kızlar hoşlanıyomuş abi"ci gitaristler var; hayatında bu olaya girmeyenle George Michael'la özel seanslar ayarladık Jesus to a Child eşliğinde.
Böylesine kolay erişilmesinden midir nedir, bu hobilerin bir hayat tarzı olarak devam ettiğini hiç görmedim ben. İki hafta o hobi materyalleri ellerde folloş oluyo, sonra da gençler Steve Harris'in uzaktan yakınından geçmeyen bir Aytek Çakıroğlu (kafadan salladığım bir addır, dünyanın tüm Aytek Çakıroğullarını tenzih ederim) olduklarını anlayınca, o allah bilir kaç paraya alınan gitarlar, kameralar, evin çatı katına terk edilesi. (bir ayağın amerikada olması belirteci olarak çatı katı depo olarak kullanılan ev)
Mesela benim kuzenimin eşi var, çok can bi insan aslında; bi gün gaza geldi eve davul seti alalım diye, hatta beni de çağırdılar, gittik 2-3 saat Ziljdian mı İstanbul mu, Tama'nın sesi teneke gibi çıkıyo, Lars Ulrich mi mıyk hiç sevmem-yalan- muhabbetinden sonra onların evine gayet göz alıcı bir bateri alanı kurdurduk. Hani deneyimlerimden biliyorum, o seti sen bi Anadolu Lisesi öğrencisine ver; o ergen hormonal haliyle bile hayatın tüm dünyevi zevklerine doyar; çünkü normalde yumurta kabuğuyla, leğenle, abisinin eski öss kitabıyla falan çalmaya çalışıyor Metallica'yı, sonra da okul şenliklerinde boy gösterme telaşında garibim. Neyse işte böyle bi iki hafta kadar çalıştı çabaladı o davulun başında sonra tık.
Onları ne zaman ziyaret etsem- ki bi süre bu çok fazlaydı- hiç davulun mevzubahsi açılmıyodu, oturup film falan izliyoduk evde. Ben başlarda böyle ilgili müzikal kuzen olarak "ee nası gidiyo davul?" diye soruyodum, o da yarım ağız bahaneler sıralıyodu "şundan dolayı çok çalışamıyorum" "tırnağımın ucunda syphillus cardiomaphetus olmasından şüphelendiğimden elime almıyorum bageti" gibilerinden; ben de artık sormamaya başladım. Zaten bi süre sonra salonda kocaman bir org görünce, tamam dedim kendi içimden, zengin hobilenmesi bu olsa gerek. Onu da çalmadı; bütün gün Facebook'ta Farmville oynuyodu en son.
Herneyse, benim dünyada en sevdiğim şey insanları yok yere gaza getirip durumun sonuçlarını izlemek olduğundan, dedim ki ne duruyorum hala içimde tevekkül halinde ("ya ne MGMT'si Arcticler gelsin mühü"). NME'de bir iki ay önce bu tip bir ilan vardı, işte video çekip editleyen, müzikle ilgilenen stajyerler alıyolardı, bi düşünsene diye başladım, "artık bize Arctics biletleri gönderirsin ahauah" diye enseye şaplak yancı bi konumda bitirdim konuşmamı; o da gaza geldi baya, dedi ki hadi klip çekelim.
Ben de işsizlikten midir, aşırı sıcaklardan mı, bi türlü Marmaris'e gidememekten mi, "tamam" dedim; sonra demesin mi bu "Facebooka koyarız"
Ya arkadaşım bi kere benim Facebook accountum -artık- yok; bi de bu mu yani senin amacın? Klip çekeyim facebook'a koyayım diye mi bayıldın onca parayı? Kızlar like etsin "bebişim çogzel çekmişin beni de çeksene ihihihi" diye yorum yapsın diye ki en sevmediğim şey olduğu bilinir. Bizim dandirik klip "Facebook kaldırıyo ama ben tekrar koyuyorum KESİN İZLE! xD" diye mi yayınlancak?- Bizim diye de hemen sahiplenmem gözlerden kaçmasın adeta bir showbiz insanıymışım-
N'in arkadaşının gözümde bi yeri olmuştu, hatta çok kısa bi süreliğine "şimdi o NME'de çalışır ben de Londra'da okurken birlikte yaşarız akşamları da ona verilen bedava giglere gider eğleniriz" diye hayal bile kurmuştum; ama son beyan adeta darbe vurdu gönlüme. Eski halime bi fiskede geri döndüm. ("Arctic Monkeys, ne duruyorsun, Türkiye'ye gelsene, Türkiye'ye gelsene")
Şahsen ben Martin Scorsese'nin Mick Jagger'a "Mick sen konuş şimdi kameraya, sonra ben Facebook'ta paylaşınca hemen like et tamam mı?" diye sorduğunu sanmıyorum; sorduysa da yazıklar olsun Martin, zaten filmlerinde ya Leonardo DiCaprio ya Robert de Niro oynuyor, hiç istihdam kaynağı değilsin Hollywood için.
-Bunu duyan Scorsese bana açıkça Woody Allen ve Tim Burton'u muhatap gösterse ağzımdan tek kelime de çıkmaz-
Böyle senaryo falan yazdık; ama hiç içimde değil açıkçası o klip denen şey. Tamam, kamera karşısında jojobalığımdan çıkıp adeta bi Leighton Meester özgüvenine ulaştığımı herkes bilir; ama facebook ne ya? Zengin hobisi işte. Benim tam gaza gelip bütün ihtişamımla "çek beni yiğidim kamerana" diye boylu boyuna uzandığım anda (aha sexual innuendoma gel), sıkılır tavan arasına atar o kamerayı. Öyle kalakalırım ben de.
Facebook dedi hayvanat. Sana benim ölmüş telefonumun kamerası bile çok.
Aylar sonra gelen edit: O klip hiç çekilmedi.
N'nin elini hangi işe atsa kotaracak karakterde bi arkadaşı var; yağmurlu havalarda bile çamursuz pırıl pırıl ayakkabılarla gezinen, üstüne hiç yemek dökmeyen-gillerden. Amerika'dan kullanma kılavuzunun Atlas Vazgeçti ile aynı kalınlıkta olduğunu düşündüğüm -çünkü birsürü özellik saydı, ben de hiçbirinden anlamadığım için kafa salladım bi yandan da 'uff vazgeçtim Arcticlerden MGMT gelsin Türkiye'ye noolur noolur' diye içimden dua ettim- bi kamera almış; içinde vblog, miniklip, vimeo gibi kelimelerin geçtiği cümleler kurdu.
Bu "zengin hobilenmesi" çok garip bi şey. Şimdi mesela çocuk evde oturmuş Heath Ledger'ın Nick Drake için çektiği klibi izliyo -hadi daha egzantrik ve güncel olsun, Scorsese'nin müzik belgeselleri diyelim- "ya aynısını ben de yaparım nedir ki" diye gaza gelip, ertesi gün TeknoSa'dan gerekli materyali çat diye alıyo. Veya ne bileyim, Iron Maiden live at Donnington DVD'si (bizim gibi torrent usulü değil, orijinal) onda adeta bi Steve Harris olma arzusu doğuruyor; iki gün sonra lank, en yeni model bas gitarı almış penayla Fender düdüklemekte. Bi de "kızlar hoşlanıyomuş abi"ci gitaristler var; hayatında bu olaya girmeyenle George Michael'la özel seanslar ayarladık Jesus to a Child eşliğinde.
Böylesine kolay erişilmesinden midir nedir, bu hobilerin bir hayat tarzı olarak devam ettiğini hiç görmedim ben. İki hafta o hobi materyalleri ellerde folloş oluyo, sonra da gençler Steve Harris'in uzaktan yakınından geçmeyen bir Aytek Çakıroğlu (kafadan salladığım bir addır, dünyanın tüm Aytek Çakıroğullarını tenzih ederim) olduklarını anlayınca, o allah bilir kaç paraya alınan gitarlar, kameralar, evin çatı katına terk edilesi. (bir ayağın amerikada olması belirteci olarak çatı katı depo olarak kullanılan ev)
Mesela benim kuzenimin eşi var, çok can bi insan aslında; bi gün gaza geldi eve davul seti alalım diye, hatta beni de çağırdılar, gittik 2-3 saat Ziljdian mı İstanbul mu, Tama'nın sesi teneke gibi çıkıyo, Lars Ulrich mi mıyk hiç sevmem-yalan- muhabbetinden sonra onların evine gayet göz alıcı bir bateri alanı kurdurduk. Hani deneyimlerimden biliyorum, o seti sen bi Anadolu Lisesi öğrencisine ver; o ergen hormonal haliyle bile hayatın tüm dünyevi zevklerine doyar; çünkü normalde yumurta kabuğuyla, leğenle, abisinin eski öss kitabıyla falan çalmaya çalışıyor Metallica'yı, sonra da okul şenliklerinde boy gösterme telaşında garibim. Neyse işte böyle bi iki hafta kadar çalıştı çabaladı o davulun başında sonra tık.
Onları ne zaman ziyaret etsem- ki bi süre bu çok fazlaydı- hiç davulun mevzubahsi açılmıyodu, oturup film falan izliyoduk evde. Ben başlarda böyle ilgili müzikal kuzen olarak "ee nası gidiyo davul?" diye soruyodum, o da yarım ağız bahaneler sıralıyodu "şundan dolayı çok çalışamıyorum" "tırnağımın ucunda syphillus cardiomaphetus olmasından şüphelendiğimden elime almıyorum bageti" gibilerinden; ben de artık sormamaya başladım. Zaten bi süre sonra salonda kocaman bir org görünce, tamam dedim kendi içimden, zengin hobilenmesi bu olsa gerek. Onu da çalmadı; bütün gün Facebook'ta Farmville oynuyodu en son.
Herneyse, benim dünyada en sevdiğim şey insanları yok yere gaza getirip durumun sonuçlarını izlemek olduğundan, dedim ki ne duruyorum hala içimde tevekkül halinde ("ya ne MGMT'si Arcticler gelsin mühü"). NME'de bir iki ay önce bu tip bir ilan vardı, işte video çekip editleyen, müzikle ilgilenen stajyerler alıyolardı, bi düşünsene diye başladım, "artık bize Arctics biletleri gönderirsin ahauah" diye enseye şaplak yancı bi konumda bitirdim konuşmamı; o da gaza geldi baya, dedi ki hadi klip çekelim.
Ben de işsizlikten midir, aşırı sıcaklardan mı, bi türlü Marmaris'e gidememekten mi, "tamam" dedim; sonra demesin mi bu "Facebooka koyarız"
Ya arkadaşım bi kere benim Facebook accountum -artık- yok; bi de bu mu yani senin amacın? Klip çekeyim facebook'a koyayım diye mi bayıldın onca parayı? Kızlar like etsin "bebişim çogzel çekmişin beni de çeksene ihihihi" diye yorum yapsın diye ki en sevmediğim şey olduğu bilinir. Bizim dandirik klip "Facebook kaldırıyo ama ben tekrar koyuyorum KESİN İZLE! xD" diye mi yayınlancak?- Bizim diye de hemen sahiplenmem gözlerden kaçmasın adeta bir showbiz insanıymışım-
N'in arkadaşının gözümde bi yeri olmuştu, hatta çok kısa bi süreliğine "şimdi o NME'de çalışır ben de Londra'da okurken birlikte yaşarız akşamları da ona verilen bedava giglere gider eğleniriz" diye hayal bile kurmuştum; ama son beyan adeta darbe vurdu gönlüme. Eski halime bi fiskede geri döndüm. ("Arctic Monkeys, ne duruyorsun, Türkiye'ye gelsene, Türkiye'ye gelsene")
Şahsen ben Martin Scorsese'nin Mick Jagger'a "Mick sen konuş şimdi kameraya, sonra ben Facebook'ta paylaşınca hemen like et tamam mı?" diye sorduğunu sanmıyorum; sorduysa da yazıklar olsun Martin, zaten filmlerinde ya Leonardo DiCaprio ya Robert de Niro oynuyor, hiç istihdam kaynağı değilsin Hollywood için.
-Bunu duyan Scorsese bana açıkça Woody Allen ve Tim Burton'u muhatap gösterse ağzımdan tek kelime de çıkmaz-
Böyle senaryo falan yazdık; ama hiç içimde değil açıkçası o klip denen şey. Tamam, kamera karşısında jojobalığımdan çıkıp adeta bi Leighton Meester özgüvenine ulaştığımı herkes bilir; ama facebook ne ya? Zengin hobisi işte. Benim tam gaza gelip bütün ihtişamımla "çek beni yiğidim kamerana" diye boylu boyuna uzandığım anda (aha sexual innuendoma gel), sıkılır tavan arasına atar o kamerayı. Öyle kalakalırım ben de.
Facebook dedi hayvanat. Sana benim ölmüş telefonumun kamerası bile çok.
Aylar sonra gelen edit: O klip hiç çekilmedi.
Thursday, January 27, 2011
Olası Google Staj Sorusu. Veya Insert Relevant Sezen Aksu Şarkısı Here
Soru 275:
A ve B şehirlerinde durmakta ve umulduğu üzere birbirini beklemekte olan iki şahıs bir türlü ortada buluşamıyor. Bu durum ne zaman sona erir, açıklayınız.
Cevap:
A kızımız, parayı dert ediyor gibi görünebilir. Öğrenci bütçesi, ekonomi, "recent global crisis"in nesnelikten özneliğe yatay geçiş yaptığı cümleler kurarak muhabbetini sıkıcılaştırabilir. Para biriktirdiğini ima ederek Ramsey kuralına selam çakabilir.
Dersleri, başvuruları, yapılacak işleri de araya sıkıştırarak bahanesini zenginleştirebilir. Kendini çok dolu ve sosyal göstererek B oğlumuzun saygısını ve merakını kazanır. Evde oturup günün dizisini izlemek yerine x okulunun MSc Economics (application fee yoksa da MSc Developmentla ilgili herhangi bir konu) bölümüne başvuran kıza içsel bir bağlılık kazanabilir.
Okulun bitmiş olması ama aslında bitmiyor da olabileceği sorunsalını uzun uzun anlatabilir A kızımız. Telefonda tabi. Uzun süre eye-to-eye contact içeren muhabbetin gramer kurallarını çiğneyip geçeceğini bildiğinden ahizenin diğer ucunda Süleyman Demirel varmışçasına duygusuz ve formal anlatır durumunu.
B oğlumuzu okumak mümkün değil. Okuyabilsek zaten bazı şeyleri çözüp, bazı egzantrik görünümlü kavramları içselleştireceğiz; her şeyin gizemde saklı olduğunu Harry Potter'ı bestseller yaparak öğrenmiştik zaten.
Ki bu bizi aslında sorunun doğru cevabına getirir.
Evet bahaneler çoktur, "akşam işim var", "ya para biriktiriyorum zamanım yok", "blahblahtan dolayı blahblah olması gerek"lerin lugatta yeri azımsanamaz, herkes ömrünün belli bi kısmını bu bahaneleri karşıya ikna etme çabası adı altında sıralamıştır zaten. Advanced to Bahane-Making 443 dersini A ile geçmişizdir.
Yine de bir Angutyus klasiği olarak bilen bilir, isteyen yapar, Babam ve Oğlum'un pek ağlatan sahnesi de Çağan Irmak'ın hayalgücünden bir perde değildir sadece.
Tek nedeni, her şeyin, bütün o bahaneler arasında, gizemi korumaktır. O zorla tutturulmuş balansı bozmamak; beklentilerin geleceği karartmasını engellemektir.
Bir ses tonuyla yaratılan imajın geçirilen 1 hafta ile bozulmasını önlemek.
Kalbin içinde uçan kelebeğin, uzun ömürlü ilişkilerde ölümünü izlemekten hunharca kaçınmak.
Bu yüzden A ile B belki artık dayanamayacak safhaya (Resosfer) eriştiklerinde, birbirlerine belli kilometre hızlarda yaklaşır, muhtemelen de yapılan basit bir plan sonrası ya A ya da B'de herhangi bir semtte buluşurlar. Yine de zaman sonsuza da yakınsayabilir, o zaman bu ikisinin türevlerini L'Hospital'le değil; ikili ilişkilerin gizemiyle çözmek bize çok daha üretken ve anlamlı bir sonuç verir.
A ve B şehirlerinde durmakta ve umulduğu üzere birbirini beklemekte olan iki şahıs bir türlü ortada buluşamıyor. Bu durum ne zaman sona erir, açıklayınız.
Cevap:
A kızımız, parayı dert ediyor gibi görünebilir. Öğrenci bütçesi, ekonomi, "recent global crisis"in nesnelikten özneliğe yatay geçiş yaptığı cümleler kurarak muhabbetini sıkıcılaştırabilir. Para biriktirdiğini ima ederek Ramsey kuralına selam çakabilir.
Dersleri, başvuruları, yapılacak işleri de araya sıkıştırarak bahanesini zenginleştirebilir. Kendini çok dolu ve sosyal göstererek B oğlumuzun saygısını ve merakını kazanır. Evde oturup günün dizisini izlemek yerine x okulunun MSc Economics (application fee yoksa da MSc Developmentla ilgili herhangi bir konu) bölümüne başvuran kıza içsel bir bağlılık kazanabilir.
Okulun bitmiş olması ama aslında bitmiyor da olabileceği sorunsalını uzun uzun anlatabilir A kızımız. Telefonda tabi. Uzun süre eye-to-eye contact içeren muhabbetin gramer kurallarını çiğneyip geçeceğini bildiğinden ahizenin diğer ucunda Süleyman Demirel varmışçasına duygusuz ve formal anlatır durumunu.
B oğlumuzu okumak mümkün değil. Okuyabilsek zaten bazı şeyleri çözüp, bazı egzantrik görünümlü kavramları içselleştireceğiz; her şeyin gizemde saklı olduğunu Harry Potter'ı bestseller yaparak öğrenmiştik zaten.
Ki bu bizi aslında sorunun doğru cevabına getirir.
Evet bahaneler çoktur, "akşam işim var", "ya para biriktiriyorum zamanım yok", "blahblahtan dolayı blahblah olması gerek"lerin lugatta yeri azımsanamaz, herkes ömrünün belli bi kısmını bu bahaneleri karşıya ikna etme çabası adı altında sıralamıştır zaten. Advanced to Bahane-Making 443 dersini A ile geçmişizdir.
Yine de bir Angutyus klasiği olarak bilen bilir, isteyen yapar, Babam ve Oğlum'un pek ağlatan sahnesi de Çağan Irmak'ın hayalgücünden bir perde değildir sadece.
Tek nedeni, her şeyin, bütün o bahaneler arasında, gizemi korumaktır. O zorla tutturulmuş balansı bozmamak; beklentilerin geleceği karartmasını engellemektir.
Bir ses tonuyla yaratılan imajın geçirilen 1 hafta ile bozulmasını önlemek.
Kalbin içinde uçan kelebeğin, uzun ömürlü ilişkilerde ölümünü izlemekten hunharca kaçınmak.
Bu yüzden A ile B belki artık dayanamayacak safhaya (Resosfer) eriştiklerinde, birbirlerine belli kilometre hızlarda yaklaşır, muhtemelen de yapılan basit bir plan sonrası ya A ya da B'de herhangi bir semtte buluşurlar. Yine de zaman sonsuza da yakınsayabilir, o zaman bu ikisinin türevlerini L'Hospital'le değil; ikili ilişkilerin gizemiyle çözmek bize çok daha üretken ve anlamlı bir sonuç verir.
Monday, January 17, 2011
Fall'a Michaelmas Diyen Okul Tipi
Bir yandan Phil Collins dinleyip bir yandan da özlem duyulanlar kafilesi ile IT'nin son nimetlerinin tadını çıkarırken başvurduğum okullardan bir tanesi yıllardır Fall olarak bilinegelmiş döneme Michaelmas dediği zaman neyle başetmeye çalıştığımı anladım.
Umudum var mı yok mu bilmiyorum; ama bir formaliteyi yerine getirmiş olmanın, "ben elimden geleni yapayım da gerisi Allaha kalmış"çı tevekkülün eseri olduğum apaçık ortada.
Ortalaması takriben 3.2 sularında gezinen bi arkadaşın "ben kesin Warwick'e kabul alırım" özgüveni ise beni ya kendi pesimizmimi gözden geçirmeme, ya da onun akademik dünyaya olan bu naif bakışına ah etmeme yarıyor.
Geleceğin belirsiz; şimdinin korkuları erteleyerek geçtiği, geçmişin ise nispeten umutlu göründüğü zamanlarımı ise Skins izleyip gerçeklikten kaçarak geçiriyorum. Ama ne yazık ki 4 sezonun her biri 10ar bölümden oluşuyor, Chris Miles ve Freddie McClair isimleri de mezar taşlarının üzerine kazınmış. Panda'yla Thomas'ın Harvard'a kabul alması yüzümde hüzünlü bir gülümsemeden ötesini uyandırmıyor.
Yine de dünyaya dönüp Fall döneminin Michaelmas olarak adlandırıldığı okullara geçmişimi anlatıyorum; bu süreçte de bana ne yapmam gerektiğini takır takır anlatan Erinç hocaya, zırt pırt mail atıp "daha başvurmadın mı" diye beni iteleyen Bilin hocaya, beni sadece 1 dönem tanımasına rağmen referanstan çekinmeyen Refet hoca'ya teşekkürü bir borç biliyorum.
Bir sonraki hezeyana kadar,
Phil Collins- Easy Lover
Umudum var mı yok mu bilmiyorum; ama bir formaliteyi yerine getirmiş olmanın, "ben elimden geleni yapayım da gerisi Allaha kalmış"çı tevekkülün eseri olduğum apaçık ortada.
Ortalaması takriben 3.2 sularında gezinen bi arkadaşın "ben kesin Warwick'e kabul alırım" özgüveni ise beni ya kendi pesimizmimi gözden geçirmeme, ya da onun akademik dünyaya olan bu naif bakışına ah etmeme yarıyor.
Geleceğin belirsiz; şimdinin korkuları erteleyerek geçtiği, geçmişin ise nispeten umutlu göründüğü zamanlarımı ise Skins izleyip gerçeklikten kaçarak geçiriyorum. Ama ne yazık ki 4 sezonun her biri 10ar bölümden oluşuyor, Chris Miles ve Freddie McClair isimleri de mezar taşlarının üzerine kazınmış. Panda'yla Thomas'ın Harvard'a kabul alması yüzümde hüzünlü bir gülümsemeden ötesini uyandırmıyor.
Yine de dünyaya dönüp Fall döneminin Michaelmas olarak adlandırıldığı okullara geçmişimi anlatıyorum; bu süreçte de bana ne yapmam gerektiğini takır takır anlatan Erinç hocaya, zırt pırt mail atıp "daha başvurmadın mı" diye beni iteleyen Bilin hocaya, beni sadece 1 dönem tanımasına rağmen referanstan çekinmeyen Refet hoca'ya teşekkürü bir borç biliyorum.
Bir sonraki hezeyana kadar,
Phil Collins- Easy Lover
Monday, December 13, 2010
14.11.2010- 01.47
Şu aralar kendimi yanlarında rahat hissettiğim insan güruhu nüfusu, bir elin parmaklarını geçmeyecek ölçüde nadir bir yerleşime sahip.
Evet, genelgeçer bir gözlemle -çoğu zaman iyi dilekler ve masumane niyetler arasına serpiştirilmiş de olsa- bana geleceğimin aynı hayallerimdeki gibi olacağını sanki 3.sınıf bir şiiri ezberlemişçesine söyleyenlerin yanında değil yerim. "Olur merak etme"ci, "Senin olmazsa kimin olacak"çı beyanlara karnım tok ve iştahsız. Bir başka bakış açısının ışınlarının merkeze paralel düşmesi; benim kendi vizyonuma katkı sağlamıyor.
Oysa kimileri var; birbirimize itilmemizin nedeni sadece aynı zamanlarda gelecek planları yapıyor olmamız. Hepimiz biraz umutlu, çokça umutsuzuz. Onca yıl verilen emeklere mi dayansak, yoksa "be careful what you want, you might just get it" mottosuyla ulaşamadığımız ciğeri mundar kapsamında mı değerlendirsek, bilemedik. Bir bardak ziftin eşliğinde yazdığımız Statement of Purpose'lara kendimiz bile inanmadan, birbirimize okuttuk ki hüzün paylaştıkça artsın. Yetmesin, dolsun, taşsın; bizi neyin beklediğini soranlara samimiyetsiz bir gülümseme ile "kısmet, hayırlısı" gibi fatalitik ve monolitik cümlelerle cevap verelim.
Artık belli bir süreden ve deneyimden sonra, "ya boşver sen kesin kazanırsın" cümlelerine itiraz bile etme gayretkeşliğinden yoksunuz. Bir tek bizim aramızda yalanlar yok, sosyal normların dayattığı gerçekçilikten uzak bir arkadaş desteği bu formatta işlemeyen bir hatalar silsilesi. Boş vaatler vermiyoruz birbirimize; bir ipin üstünde denge tutturmaya çalışan bünyelerimize, düşüşümüzün pamuk tarlalarına olacağı masalını yaymıyoruz.
Ruhsuz olarak da nitelendirilebilecek; ama dünya akademik hiyerarşisinin üzerine çöktüğü duygularımız; belki almayı çoktan öngördüğümüz red mektuplarıyla ortalığa çıkacak; ama o patlama noktasına kadar sessiz, sakin, vurdumduymaz olarak bile adlandırılabilecek bir durgunlukla, sadece bekliyoruz.
Kaderimizi yeniden yazmamız, geleceğimizi belirlememiz gerekirken, biz sadece bekliyoruz.
Arada da yaşam geçiyor tabi; ama işte üç-beş toplumsal figürden kotarılmış özlü sözler yerine şarkılardan devşirme dizelere paye verdiğimiz için tüm bunlar.
Bi de tevazunun erdem olduğu prensibiyle yetiştirilip, üç sayfa uzunluğundaki erdemsizlikle sınandığımız zamanlara denk geldiğimizden.
Evet, genelgeçer bir gözlemle -çoğu zaman iyi dilekler ve masumane niyetler arasına serpiştirilmiş de olsa- bana geleceğimin aynı hayallerimdeki gibi olacağını sanki 3.sınıf bir şiiri ezberlemişçesine söyleyenlerin yanında değil yerim. "Olur merak etme"ci, "Senin olmazsa kimin olacak"çı beyanlara karnım tok ve iştahsız. Bir başka bakış açısının ışınlarının merkeze paralel düşmesi; benim kendi vizyonuma katkı sağlamıyor.
Oysa kimileri var; birbirimize itilmemizin nedeni sadece aynı zamanlarda gelecek planları yapıyor olmamız. Hepimiz biraz umutlu, çokça umutsuzuz. Onca yıl verilen emeklere mi dayansak, yoksa "be careful what you want, you might just get it" mottosuyla ulaşamadığımız ciğeri mundar kapsamında mı değerlendirsek, bilemedik. Bir bardak ziftin eşliğinde yazdığımız Statement of Purpose'lara kendimiz bile inanmadan, birbirimize okuttuk ki hüzün paylaştıkça artsın. Yetmesin, dolsun, taşsın; bizi neyin beklediğini soranlara samimiyetsiz bir gülümseme ile "kısmet, hayırlısı" gibi fatalitik ve monolitik cümlelerle cevap verelim.
Artık belli bir süreden ve deneyimden sonra, "ya boşver sen kesin kazanırsın" cümlelerine itiraz bile etme gayretkeşliğinden yoksunuz. Bir tek bizim aramızda yalanlar yok, sosyal normların dayattığı gerçekçilikten uzak bir arkadaş desteği bu formatta işlemeyen bir hatalar silsilesi. Boş vaatler vermiyoruz birbirimize; bir ipin üstünde denge tutturmaya çalışan bünyelerimize, düşüşümüzün pamuk tarlalarına olacağı masalını yaymıyoruz.
Ruhsuz olarak da nitelendirilebilecek; ama dünya akademik hiyerarşisinin üzerine çöktüğü duygularımız; belki almayı çoktan öngördüğümüz red mektuplarıyla ortalığa çıkacak; ama o patlama noktasına kadar sessiz, sakin, vurdumduymaz olarak bile adlandırılabilecek bir durgunlukla, sadece bekliyoruz.
Kaderimizi yeniden yazmamız, geleceğimizi belirlememiz gerekirken, biz sadece bekliyoruz.
Arada da yaşam geçiyor tabi; ama işte üç-beş toplumsal figürden kotarılmış özlü sözler yerine şarkılardan devşirme dizelere paye verdiğimiz için tüm bunlar.
Bi de tevazunun erdem olduğu prensibiyle yetiştirilip, üç sayfa uzunluğundaki erdemsizlikle sınandığımız zamanlara denk geldiğimizden.
Subscribe to:
Posts (Atom)