Monday, December 13, 2010

14.11.2010- 01.47

Şu aralar kendimi yanlarında rahat hissettiğim insan güruhu nüfusu, bir elin parmaklarını geçmeyecek ölçüde nadir bir yerleşime sahip.

Evet, genelgeçer bir gözlemle -çoğu zaman iyi dilekler ve masumane niyetler arasına serpiştirilmiş de olsa- bana geleceğimin aynı hayallerimdeki gibi olacağını sanki 3.sınıf bir şiiri ezberlemişçesine söyleyenlerin yanında değil yerim. "Olur merak etme"ci, "Senin olmazsa kimin olacak"çı beyanlara karnım tok ve iştahsız. Bir başka bakış açısının ışınlarının merkeze paralel düşmesi; benim kendi vizyonuma katkı sağlamıyor.

Oysa kimileri var; birbirimize itilmemizin nedeni sadece aynı zamanlarda gelecek planları yapıyor olmamız. Hepimiz biraz umutlu, çokça umutsuzuz. Onca yıl verilen emeklere mi dayansak, yoksa "be careful what you want, you might just get it" mottosuyla ulaşamadığımız ciğeri mundar kapsamında mı değerlendirsek, bilemedik. Bir bardak ziftin eşliğinde yazdığımız Statement of Purpose'lara kendimiz bile inanmadan, birbirimize okuttuk ki hüzün paylaştıkça artsın. Yetmesin, dolsun, taşsın; bizi neyin beklediğini soranlara samimiyetsiz bir gülümseme ile "kısmet, hayırlısı" gibi fatalitik ve monolitik cümlelerle cevap verelim.

Artık belli bir süreden ve deneyimden sonra, "ya boşver sen kesin kazanırsın" cümlelerine itiraz bile etme gayretkeşliğinden yoksunuz. Bir tek bizim aramızda yalanlar yok, sosyal normların dayattığı gerçekçilikten uzak bir arkadaş desteği bu formatta işlemeyen bir hatalar silsilesi. Boş vaatler vermiyoruz birbirimize; bir ipin üstünde denge tutturmaya çalışan bünyelerimize, düşüşümüzün pamuk tarlalarına olacağı masalını yaymıyoruz.

Ruhsuz olarak da nitelendirilebilecek; ama dünya akademik hiyerarşisinin üzerine çöktüğü duygularımız; belki almayı çoktan öngördüğümüz red mektuplarıyla ortalığa çıkacak; ama o patlama noktasına kadar sessiz, sakin, vurdumduymaz olarak bile adlandırılabilecek bir durgunlukla, sadece bekliyoruz.
Kaderimizi yeniden yazmamız, geleceğimizi belirlememiz gerekirken, biz sadece bekliyoruz.

Arada da yaşam geçiyor tabi; ama işte üç-beş toplumsal figürden kotarılmış özlü sözler yerine şarkılardan devşirme dizelere paye verdiğimiz için tüm bunlar.
Bi de tevazunun erdem olduğu prensibiyle yetiştirilip, üç sayfa uzunluğundaki erdemsizlikle sınandığımız zamanlara denk geldiğimizden.

Monday, November 15, 2010

Akrep Burcu Kadını ile Aslan Burcu Erkeğinin Tutkulu İlişkisi

Astrolojiyi küçümseyip "YA HİÇ ÖYLE BANAL ŞEYLERLE İLGİLENEMEM ŞİMDİ MÜSAADE EDERSEN GODARD FİLMİMİ İZLİYCEM ORİJİNAL" diye beyan veren insan hiç aşık olmamıştır bence. Veya da benim artık beynimin fonksiyonel kısmının 99%u "yeter lan biraz da başka şey düşün aşık kıvranması için mi kıvrıldık o kadar" diye atar yaptığından şu haldeyim; ama bakalım konunun uzmanları ne demişler

"Aslan erkeğiyle ilişkiniz, sadece kendinizi ona uydurursanız sürekli olabilir. Bu sizin için kolay olmayacaktır. Çünkü zayıf noktaları hoş görmenize rağmen, ilk defa kendinizden daha güçlü bir insanın etkisine girmekten kaçamayacaksınız." (OHA CİDDEN) (Bİ ŞEYİ DE BİLMEYİNCE OKULDA DİŞ KIRMA ŞENLİKLERİ YAPCAM) (Gerçi Last Shadow Puppets'ı da ben olmasam hayatta dinleyemezdi şimdi öyle ayak yapmasın bana albüm var diye) (ama canıms ya şarkıyı dinlemiş, öyle "hah iyi" diyip geçmemiş indirmiş dinlemiş ya (L)(L)KALPKALP mucksöptümbye)

Akrep kadınını bir kelimeyle karakter ize etmeye kalksaydık,bu tutku olurdu. (DİREK BEN)

VE BOMBAYI PATLATIYORUM
"akrep kadının gizemi ve aslan erkeğinin gösterişi dışardan bakıldığında harika bir uyum gibi gözüksede ancak bu ikili muhteşem uyumu yatakta gösterirler"
Yürüyen libidoymuşuz bi de; AHAHAHA. Bu ancak onun için geçerli.
AMAN SABAHLAR OLMASIN.

Ben de eski duruşumdan, mantığımdan, bakış açımdan kaybettiklerimi; ASTROLOJİNİN DERİN SULARINDA tamamlamayı planlıyorum.
Of aşık oldum kahretsin.
Önceleri ne kadar kolaydı.
F-word ve daha bilimum küfürbaz sevişmeler. (SEVİŞME DERKEN DE YÜRÜYEN LİBİDOLUĞUMUZA GÖNDERME YAPTIM KTHXBYE)

Tuesday, November 9, 2010

Yeşil

Daha mutlu olabilirim; ama nedeni değişmez.
O Rapidshare linklerine tıklayınca, sadece albümün indirme komutu da gelmez.

Tuesday, November 2, 2010

L.

Benim Manics'i sevmeye çalıştığım kadar o da Arctics'e çabalar mı?

Friday, October 29, 2010

Kalede Kaleci Var Diye Gol de Mi Atmayacağız

Dün lepistesle Sheldon Cooper'ı baz alarak yaptığımız "hocalarımız hayatlarında kaç kere seks yapmıştır" endeksi sırasında benzer bir muhabbetin televizyonda döndüğünden habersiz bin atlı akınlardaki gibi şendik.
Meğersem Galatasarayımızın hayattan tek nasyonel umudu olan Arda Turan, Erman Toroğlu'nun "cinsel hayatı çok aktif ondan oldu bu sakatlanma" beyanına sinirlenmiş; resmen ağlamış canlı yayında. Bilsem bakardım; ama o sıralarda hocalarımdan birine 2 vermekle meşguldüm. (Sheldon Cooper 1 olarak alınırsa; bizim hoca social study olarak adlandırılan bi bölümde olduğu için sosyallikten 1 günah gecesi daha kazansa=2 ama max 2)

Fener'e Ortega gelir yer yerinden oynar; Galatasaray'a Kewell gelince "müzmin sakat" (gerçi haksız da değillermiş), Beşiktaş'a Quaresma gelince "çok disiplinsiz belli bi süreden sonra kopar" denir.
Spor-tandanslı nadide kanalımız NTVSpor'da Rıdvan Dilmen ve tayfasının Fenerbahçe'ye kaç; diğer bütün takımlara kaç dakika ayırdığına dair bir istatistik hala birçok spor blogunda mevcut. Burası kendi halindeki Jojoba'nın mesajlarına bakıp, onları tekrar tekrar okuyup içlenmemek için bulduğu mercilerden sadece bir tanesi.
O yüzden benden Tanıl Boramsı sosyo-futbol-sal analizler beklememek lazım; tamam ofsayt ne biliyorum, Caner'in mevkisinden de haberim var (attacking midfielder left thanks to FM 2010) ama işte "ufh hala mesaj gelmemiş ya daha da atmıcam bak gör" diye atarını yapan, sonra mesaj gelince anında 180 derece dönüp "mihihihihih kuşların kanadından bir pembe alıp, gökkuşağından kayarken dalgalandırmak aşk bayrağını" diye şiirler yazan biriyim. (Asıl bi de akrostiş yazdım IR 477 dersinde, Shakespeare hıncından ağladı)
Yine de birkaç kelam etme hakkımı gizli tutarım.

*Lugano'nun adeta bir ANTU moderatörü gibi resmen bütün kinini çirkefini Galatasaray maçına saklamasını, geçen yıl Baroni'nin yaptığı hareketleri veya dünyanın büyük şerefsizleri dalında ödülünü Adolf Hitler'in elinden alacak olan Emre Belözoğlu'nun dünyanın en can insanı dalında ödülünü benden almış olan Milan Baros'a yaptığı kasıtlı hareketi (ki sezonu kapamıştı sanırsam) görmezden gelen insanların her normal defans oyuncusunun yaptığı görevlerini yerine getiren Lucas Neill'a güttüğü bu intikam yemini ne?
Mamadou Niang ki zenciliğin kitabını yazmış, gücün kudretin zirvesine oturmuş bi insan ortalarda çıkıp "vurdular bana üüü" diye ağlayınca, inandırıcı olduğunu mu düşünüyor; yoksa Advanced Acting 634 dersinden A+ ile geçmiş abilerinden ders alıp da mı gösteriyor hünerini?

*Peki ya Galatasaraylı futbolcular? Bu azim bu çaba neredeydi iki hafta önce? Rijkaard'ı göndermek için 9 hafta harap mı edilir, nerede bu profesyonellik? Milan Baroş canını dişine takıp 11 kişilik takımı tek-adama indirgerken vicdanı sızlamayanların mı yeri var takımda? Onların gönderilmesi mevzubahis olmazken Galatasaray'a üç-beş zaferin kısa vadeli sarhoşluğundan ziyade bir Avrupa mantalitesini getirebilecek adama niye alınıyor uçak bileti?

*Lig başlamadan önce transferleri çok da aman aman bir gelişme göstermeyen futbolcular üzerinden "dream teami kurduk kesin şampiyonuz" diyen takımın şu anda ligde 7.olmasına ne demeli? Futbolu hâlâ takım oyunu olarak değil de bir kahramanın diğerlerini itelemesi olarak görmemizden mi? Galatasaray'ın Arda'sı, Fenerbahçe'nin Alex'i, Beşiktaş'ın da Guti'si mi var? O zaman verimlilik adına neden diğer 10 futbolcuyu sahaya boşu boşuna çıkarıyoruz?

*Lig şampiyonumuzun da Şampiyonlar Ligi'nde puanı yok; Manchester United'ın B takımından tek gol yiyip gelince defansif futbolu alkışlara tutuluyor. OHA HARBİDEN ANADOLU KAPLANIYMIŞSINIZ.

Şu an milletçe övündüğümüz tek şey Mesut Özilse, ve bu çocukcağız da Alman disiplini altında yetişip ötede berinde Türk asıllı Alman hatta Alman olarak anılıyorsa; Guti'nin transferi, Baros'un attığı goller, Alex'in liderliği iyi hoş; ama yeterli değil demektir. Zaten artık kendi ülkelerinin de milli takımlarına alınmayan bu futbolcuların da kısa bir süre sonra jübile dönemleri gelecek. Sonra Türkiye Avrupa'nın eskilerini büyük bir gösteriş içinde kendi ligine devşire devşire Azerbaycan'a 1-0dan daha büyük marjlarda yenilerek "Dünya Kupası mı? Ne arar la Dünya Kupası bu ülkede" modlu cümlelerin baş nesnesi olarak boy gösterecek.

Fatih Terim'in aptal egosu, Emre Belözoğlu'nun "bütün bu statlar benim laan" kabadayılığı, Servet Çetin'in "ben istedim mi teknik direktör gönderirim" ukalalığı da devam edecek.
Biz de yavaş yavaş futboldan soğuyarak günde 15 kere mesajlara bakıp, f5e tıklama üzerinden parmak kası yapmamak için yeni spor alternatifleri bulacağız. Ki bu durumun bile seksüel bi altyapısı olduğunu düşünürsek; üzülme Arda, herkes hormonal, herkes cinsel obje; ve evet Türk erkeklerinin olmak istediği yerdesin. Ağlama. ERKEKLİĞİNE HALEL GETİRME.

Sunday, October 17, 2010

Zor Mu?


Artık şunu da dediğime göre rahatlıkla ölebilirim:

Monday, October 11, 2010

Meyve Ağacı

"The issue has been a widely-debated subject within the growing awareness of human sexuality" diye başlamama ramak kalmış GRE-TOEFL çalışmaya çalışmacı; ama bir yandan da 5 tane 400 kodlu dersimle ortamların tozunu attırdığım şu üssel zamanlarda (inanmayan Refet hocaya danışabilir; veya da benim hayalimdekine- preferably the latter) son zamanlardaki blog yazılarıma ilişkin yaşanan birkaç sıkıntıyı dile getirmek boynumun borcuydu- ki tahmin ettiğimden daha çok okurum olduğunu görmek sevindirici olsa da; artan ilgiyle birlikte artan eleştirilerin de geldiğini görmek üzücü.

O yüzden belli açıklamaları yapmanın zamanı geldi. (Ödülünü vermek üzere her allahın günü mecliste açıklama yapan MHPli Oktay Vural'ı Yaşam Boyu Başarı Ödülünü almak üzere davet ediyoruz)

INTRODUCTION TO AŞK VS. HOŞLANMA 101
(Yarın Cosmopolitan'daki ilk iş günüm olduğu için sorun olmuyor. Sigortası da var. Sodexhosu da. Öğlen de Ayşelerle yemekteyiz ciciş)

Linkin Park'ın bi şarkısından "hoşlanılır". "Of abi, adamlar iyi yapmış" dersin, iPoduna alırsın, günde 56 kere de dinlersin; ama birine "Linkin Park mı? Aşığım" dedin mi, bi sigit kardeşim Namık Kemal Zeybek Anadolu Lisesi diplomaları parayla mı verdi cahil cühelayla zaman öldürüyoruz tepkisini alman çok normaldir.
Ama diyelim ki bi arkadaş "Nick Drake'e aşık olabilirim" dediği zaman hangimiz yadırgadık onu? Hangimiz bi daha yolda görünce telefonla oynuyomuş gibi yapıp "üff hiç selam veremicem bugün" tadını yakaladık ilişkimizde? Hangimiz "şunu tanıyor musun" sorusuna "haa ama "Mala bak lan" diyen varsa burayı okumasın lütfen. (çünkü baya kişi okuduğu için doğal seleksiyon yoluyla enbigüzel okuyucuları seçiyorum)

Bi de hoşlanmak Linkin Park dinlemek gibi cidden; genelde baktığınızda eleştirecek, beğenmeyecek bin tane yön görüyosunuz, ama bi şarkısı da can gibi oluyor, o şarkıyı günde 56 kere dinleyebiliyorsunuz. Bi süre sonra şarkı sıkmaya başlıyor, başka şarkılar çıkıyor; soğuyabiliyorsunuz ondan. Zaten belli bir süre sonra "uff aptal gibi dinlemişim şu şarkıyı ya" diyip gülünç kaynağı bile yaratabiliyorsunuz üzerinden. (Jojoba için Ricky Martin'li ilkokul günleri)
Aşık olmak öyle değil; direk mantığın bir kervan olup Orta Avrupa'ya kavimler göçmesi. "Ya o da Nick Drake dinliyomuş" bi aşk başlangıcı; ama mesela "off ne güzel koymuş ünlem işaretlerini oraya" diye beyanlarınız varsa, ve üstüne üstlük arkadaş çevresinde ünlem işaretini sıklıkla kullanan bir dosta "10 günde Ünlem İşareti Bıraktırma Kursu" önermişliğiniz biliniyorsa bu aşk olabilir. Veya bi başkası söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik)"; ama o söylediğinde "vayt çok espritüelsin be gülmekten gözlerimden yaş geldi (ironik değil)" tepkisi varsa belli başlı şakalara, goodbye rationality welcome L-is for the way you look at me.

Hoşlanmak tırt. Aşık olunca afal. Linkin Park'ı herkes biliyor zaten; peki ya Nick Drake? O sizde aşırı göz yaşarmasına müteakip olgun ve derin bir dinginlik yaratınca; gerçekten herkesle paylaşmak ister misiniz Nick Drake'i? Biri Stephen Hawking modunda kendi galaksinizin tüm kara deliklerini adıyla koymuş gibi bulup çıkarırken; onun varlığını sırf notunuzu çektirebilmek için yanınıza oturan çocukla; veya içten içe "uff bu nerden bulmuş ki bunu, hiç de güzel değil bence" diye çekememezlik değerlendirmesini A+ ile geçen kızla? (Okula da A+ uygulamasını kim koyduysa ona bi çift lafım olacak)
Kimi zaman en yakın arkadaşınız bile hayalkırıklığına uğratamaz mı, sizi alıp götürene "eh fena değil" beyanı vererek? Veya kendi problemlerinde o kadar boğulmuştur ki; fark bile etmez sizdeki değişimi. Olabiliyor böyle şeyler.

İşte belki de bu yüzden ben birinden hoşlanınca söylerim; beis görmem bunda. Nedir ki yani; paylaşımcı bi karakterim var. Linkin Park'ı herkes bilsin nolacak ki. Hah yine afişe etmem, facebook walluna "cnmss chok dadlusun xD" yazmam da; bilinir yani az çok.
Ama aşık olmak denince orada bi kaldığımı fark ettim. Mesela soruyolar "kim ya tanıyo muyuz neyin nesi adı ne?" diye; böyle hemen hıkmık oluyorum. İsmini bile söyleyemedim; ki yani Orçunsu veya Güllabi de değil, gayet yaygın bi erkek ismi.
Sanki herkese anlatırsam büyüsü kaçacakmış gibi.
En tırt zamanda aklıma gelerek yüzüme gülücük kondurabilen biri lakayt bi ağızda "ee seninki napıyo bakalım?" olmasın. Onu sosyal bi çevreye kabul ettirmeye çalışmak istemiyorum. Ne bileyim, mesela bi davranışı bi başkasının aklında "mıyk salağa bak" diye yeniden şekillenmesin. Benim için tarifsiz önem taşıyan detaylar bir başkası kaşlarını kaldırıp hmmlasın diye oluşmadı. Veya da aramızda önemi olan bi şarkıya "eh fena değilmiş" yorumu çok sevindirmez beni.
Eğer bu bi ikili ilişkiyse; bırak sadece ikimiz olalım, demişti zamanında biri bana. Şimdi ne kadar haklı olduğunu anlıyorum aslında.
Herkes benim kadar heyecanlı da olsun istemiyorum; isteseler olamazlar zaten. O yüzden en mantıklısı paylaşmamak.

Nedenim basitçe bu; ne anlamsız bir inziva isteğinden ne de kişisel kin tutanaklarından. Bu yüzden doğru düzgün kimseye anlatmadan öylece geçiştirdim; bu yüzden bi tavsiye almak istediysem bile bin dereden binaltıyüzelli kova su getirerek sordum. Bu yüzden hayatımdaki en önemli şeyi saçma bir geyik malzemesiymişçesine anlattığım -böylece aklım sıra kontrolümü tekrar ele geçirebileceğimi sandığım- girdiden resmen tiksinip onu sildim.

Çünkü istiyorum ki sadece o olsun, bi de ben. O bol ünlemli cümleler kursun, Nick Drake çalsın; o yaygın ismini telaffuz ederken bile kalbim çarpsın.
Bir yerlerde dünya hâlâ dönüyor olabilir, umrumda değil.

ps: Başlığımdaki ince anlamı bulana hediye almayı planlıyorum. 30-100 tl arası.Çok da abartmayın gençler, öğrenci bütçesi.

Wednesday, October 6, 2010

B.


his childish school-like attitude had turned into a more manly posture only to be supported by the facial hair and a somehow challenging stance against the worlds bitter experiences through the evolved anatomy of his bone system it has been a while she hadnt seen him years could be more accurate to describe the gap so when they saw each other for the first time in their consequent lives which had nothing to do with one another they reminisced about the amateur level of them being acquaintances and smiled in a so called sincere way they talked about some brief memories the teachers and their ways of making to the adolescents daily conversations and self-assuring monologues to how they used to be some kind of anarchist teenagers that never became a part of the puzzle everyone liked to call a system of course during the verbal proof neither of them mentioned about how they passed the test of the system to get into a college how they sucked up to their professors and laughed hysterically at their jokes that lacked a basic sense of humour how they prepared polished cvs to get a job in the system and after recalling one or two common friends they still seemed to keep in touch the conversation was over she leaned on to kiss him goodbye and realized his smell was intoxicating her alter egos thoughts could easily be the opening sentence to a semi-erotic love novella so she instantly dismissed herself for being so easy because she was known to be a bookworm of classics someone who would prefer the series of war and peace to harry potter while he held her hand for a simple farewell shake he realized he wanted to hold hers forever and it was strange because nobody especially in the world of patriarch anologies nobody would have the craving for someone that soon especially when the topics to discuss were exhausted and the female addressee lacked a certain aura of sexappeal a crucial item on the basics of a relationship his peers had a consensus upon would it be really weird if i asked you out he asked all of a sudden instantly realizing his rudeness of being so direct since their small chat did not contain marital stata are you seeing someone she smiled no im not she said thankful to god because she really wanted to kiss him and dates meant at least peck kisses at the end with the strong possibility of evolving into something deep if the food was alright and a certain mutual connection was established and it wouldnt be weird at all she added it wouldnt be weird even if he leant and kissed her on the lips because they were going to do it eventually anyways why bother with all that sexual tension and inward questionings of when and where and how she did not know whether it was the strength of her rationale or the simple attraction of being free to kiss someone on the lips but they experienced the first touching of the lips as his thumb caressed her cheeks and her hands rested peacefully on his back lets kiss each other all the time because this feels good he said and they did not need to go through all that mumbo jumbo about the level of their relationship or where to spend the lunch breaks of his internship or whether to announce this on a social media apparatus because at the end everything was summarized in a tongue dwelling lip trembling flesh biting kiss everything was done for or all the concessions or the plans or the descriptions of being exclusive or not or which side of the relationship had performed better on a love scale of one to ten all of those little calculations and expectations were just conducted for the kiss the kiss meant everything and the details around just consumed their personal hormonal energy for kissing so that after some time their lips shift was switched into arguing rather than kissing so why bother with all that fatigue she said so they became this kiss-buddies that never analyzed anything other than how great their skins felt or how compatible their bodies were or how amazing it felt during frenching all of their friends experienced break ups and taking a breaks and strong bitter arguments with their so called soulmates while all they did was to kiss each other nonstop haven't you finished your story yet he complained in a rather flirty mood and she was aware that a kiss was a kiss and nothing could come in between so she smiled and stopped typing at this very second

Friday, October 1, 2010

Euphoria Bi Parfümden Çok Daha Fazlası

Biri var uzun bi süredir; sevgimin masumiyeti bozulmasın, dillerde çok yalpalamasın diye kimseye anlatmadım. Sonra bi gün artık nereden estiyse -nereden esmiyor ki- bi mesaj attım ona en sevdiğim şarkıyı yazıp, o da bugün bana başka bi şarkıyla karşılık vermiş. Mutlu oldum. Bi insanın mutluluğunun başka birisinin ellerinde olması kişinin içsel gücüne en büyük darbe gibi görünse de; bir insanın diğerine bahşedebileceği mutluluğun sınırsızlığı yine bireyin gücüne dikkat çekmekte.
Ve benim böyle Ayn Rand'ın göğsünü kabartacak cümleleri bir Cezmi Ersöz kitabının önsözüne yakışırcasına yazmamın nedeni hem; kimseye anlatmadığım mutluluğumu, çoğu kimsenin bilmediği; bilenlerin de sorularla beni rahatsız ederek detaylarını paylaşmak istemediğim bi özelimin yakasına ısrarla sarılmayacaklarını düşündüğüm bloguma geçirebileceğimi fark ettiğimden- hem de endorfin hormonuyla kişisel yazı düzeni arasındaki negatif korelasyondan. (bkz: Franz Kafka)

Ama tabi, okuyan bi gönül insanı; amme hizmeti, kul hakkı, arkadaşlık mottosu, önceden yapılmış bir yardımın altında kalmama dengesi, vatandaşına yardım etmenin sosyal sorumluluğu, yoldaşlık bilinci, darda kalana yardım etme güdüsü; artık ne derseniz deyin, lütfen bana bir akıl verse de ben ya başka bir şarkı daha yazarak mesajı devam ettirme; ya da cevap vermeyip damakta bırakılan tattan bıktırmama arasında gidip gelmeyerek bi tanesini seçebilsem.
Özel mesaj veya mail veya msn imkanımız varsa oradan; hiç olmadı yorumlardan lütfen.
Lütfen?

Saturday, September 25, 2010

aykırık

"Türkiye'de aydın kesim kendisini hep batı üzerinden tanımlamaya çalıştı" dedi çocuk, sigarasından derin bir nefes alıp- bu oturduklarından beri içtiği üçüncü sigaraydı; büyük 70lik bardaktaki birası da bitmeye yüz tutmuştu.
"Solcuyuz dedik Marx okuduk Althusser okuduk; şiirlerimizi bile Neruda'dan seçtik. Neruda kim ya, Neruda kim?" Ses tonundaki bu kesif değişkenlik çevre masaların da dikkatini çekmiş olacak ki, erkeğin sigara dumanıyla birlikte birkaç meraklı bakış da bulut gibi üstlerinde salınmaya başlamıştı. "Neruda'yla Türk insanının meramı anlatılır mı? Onun çilesini nereden bilecek Rosa Luxembourg? Çok yanlış yaptık çok, Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'ye, bu ülkenin değerlerine, ülkemizin değerlerine sırt döndük hep."

Çok ukala demişlerdi arkadaşları erkek için; olsun, kız ilginç bulmuştu. "Üç tane kitap okumuş, gelip bize satmaya çalışıyor. Hayır, neyin kavgasını yapıyosun ki?" demişti Melodi. "Derslerde de böyle; o gün teori dersinde bi laf etmeye kalktı da Altan hoca iyi susturdu." diye övünmüştü Ekim. "Ne buluyosun anlamıyorum ha şu çocukta, elini de sallasan ellisi, Cem yine seni sordu geçen gün."
Gülayla eski yakınlıkları bile kalmamıştı artık; görünüşe göre Batu sevmemiş pek, ne işin var bu entellerle diye çıkışmış Gülaya. Anca haftadan haftaya yarım ağız bir hal hatır sorup, ortak arkadaşlar üzerinden alıyorlardı birbirlerinin haberlerini.

Çocuk bardağının boş olduğunu fark etmiş, garsonu çağırmıştı. "Ama hiç içmemişsin" diye çıkıştı kıza, hakkaten de geldiklerinden beri bir-iki yudum anca alabilmişti kız; "aç karnına çok içmeyeyim ya, eve gidicem zaten" diye bişeyler geveledi.
"Yemedin mi bişey?"
Yememişti; günlük hayhuyunun yapılacaklar listesinin doluluğuna katılmış, okuması gereken makaleleri okuyup derslerine girmişti. Aralarda çocuğun ona "kesin okumasını" üsteleyerek, hatta yazılı bir metine izdüşümü yapılacak olsa, büyük harfler ve altı çizili yazılacak denli ısrar ettiği o kitabı okumuştu. Yine de ilgisi hoşuna gitti; "merak etme iyiyim ben" dedi gülümseyerek.
Çocuk da ona gülümsedi, bir yandan elini tutup. Yakışıklıydı aslında; hem de çok; ama bunun üzerinden güttüğü bir kaygısı olmadığı için paspal olarak adlandırılacak bir tarzı vardı, Gözlerini kısıyordu gülerken, ve upuzun parmakları tutsundu elini hep, kalem tutar gibi, bir kitabın sayfasını çevirir, bir piyano tuşuna basar gibi.
Aralarındaki ışımayı garson bozmuştu. "Evet, ne istemiştiniz hocam?"
"Çok farklıyız diye diye nasıl da ayırdık kendimizi insanlardan, insanımızdan." Garsondan bir 70lik daha rica etti, hocamla başlayan hocamla biten cümleler, kültablasında söndürdüğü sigarası ve uzun parmakları. "Aman Türkçe bir şeyin kenarından köşesinden geçmeyelim; aynı havayı bile solumayalım; ama nerede böyle çok alternatif herkesin anlamayacağı bir ürün var, hemen üzerine atlayalım ki farklılık kompleksimiz doysun."

Kızı ilk kimsenin konuşmadığı, kamera açılarının bilinenden çok daha alternatif yöntemlerle alınarak farklı bir sinemasal ezginin oluşturulduğu filmlerden birine götürmüştü. O gitmişti önceden, amatör olarak sinemayla ilgilenen bir arkadaşı Paris'te bi yerden bulup getirmişti CDsini; bayılacaktı, harika bir örgü, kurumsal sinema sektörüne ince bir satir vardı.
Çok bir şey anlamamıştı kız; hatta çoğu zaman onun nefes alışının momentumuna kaptırmıştı kendisini. Birbirlerine doğru çarpacak olan iki kişiden sevmekte daha hızlı olanı; çarpışmadan sonra daha fazla kütle kaybedecek olandı, onun bir bakışından çıkan ışınlar da ruha paralel uzanıp kalbin merkezinden geçecekti. Suyun kaldırma kuvvetine karşın sevginin kandırma kuvveti vardı.
Bunları ona anlatsa banal olurdu muhtemelen, genelgeçer ün peşinde koşan kağıt orospuluğuyla suçlardı onu. Söylememişti o yüzden hiçbirini.

"Halkı önemsemiyoruz sözde. Hadi lan. Bütün bu palavra, bu kitaplar, bu bi bokun anlaşılmadığı filmler onlara bi şey kanıtlamak için değil mi? BAKIN BANA SİZDEN ÖYLESİNE FARKLIYIM Kİ, BAKIN HADİ BENİ GÖRÜN, FARKLI OLDUĞUMU SÖYLEYİN SİZE BENZEMEDİĞİMİ!"
Bağırtısı beklentisine karşın alkışlarla değil homurtularla karşılanmıştı. Şuradaki beyefendiyi uyarabilirler miydi acaba, hayır böyle nezih bir ortamda olacak şey miydi. İçki işin içine karışınca böyle oluyordu, hem karımız kızımız vardı, nasıl rahat olabilecektik ki. Adam gibi içmeyi bilmek lazımdı, gazetelerde okuyorduk neler neler geliyordu masum insanların başına. Yok öyle demeyindi sivil polisler kol geziyordu buralarda, geçen gün bi arkadaşın başına da az kalsın böyle bişey geliyordu, Sakarya'nın oradaki sarhoş deli kesmiş kızın önünü de simitçi hemen el atmış duruma.

"Canım biraz sakinleş istersen" dedi kız; normal değildi yaptığı, ahlak normlarına göre falan da değil, uymuyordu onun karakterine. Sarhoş muydu acaba? Nasıl götürecekti onu eve- taksiye bindirse, parası yok; öbür türlüsü, evden bekliyorlardı. Zaten babası bilmiyordu, canına okurdu bir öğrense. Komünistlerle, anarşistlerle hayatını harap mı edicen kız? Bilmem ki baba, sanırım. Hem komünist değil ki o, baksana bi birada Marx'a sırt döndü; kendi öz teorisyenimizi yaratmalıymışız, başkasının döktüğü kalıba kendimizi sığdırmakmış en büyük hatamız baba, o öyle dedi. Ben bilmem anlamam, görüşmeyeceksin o itle, başımıza iş getirmeyeceksin. Peki baba, iş getirmem bi daha eve, gün içinde halleder gelirim.

"Gitsek buralardan" dedi çocuk, kızın elini bir kez daha tutarak. "Onlardan neden farklı olmak istiyoruz, neyini beğenmiyoruz onların? Saflar, masumlar onlar; biz böyle bi bok sanıp kendimizi. Üç kitap fazla okudum diye bi şey mi oldum ben, ha? Ne kattım hayata, ne yaptım da kendimi farklı görüyorum? Başkasının yaptıklarından medet ummak anca. O yazmış, o düşünmüş hacım sana noluyor? Ah ben Musil'i okuyorum ama. İyi bok yiyosun! SEN NE YAPTIN SEN?"
Üzerlerindeki bakışların yoğunluğu artmıştı; muhtemelen o görevli çocuğun arka çapraz masada bu kadar oyalanmasının nedeni de yakınmaları dinlemesiydi. Haklılar efendiler, iti kopuğuyla uğraşıyorlar her gün burada. Ne yaparsınız ekmek parası. Böyle yerlerde nimetin ismi zikredilmesin ama hemen. Bira parası, şarap parası. Alkol parası. Kara para. E ne var canım, kara para aklamıyoruz ya, alnımızın teri. Öyle ama herkesi de almayın içeri. Aynı şey bizim bir arkadaşın da başına geldi. Bizim bir diğer arkadaşın da. Bir diğerinin de. Çok arkadaşımız var durduramıyoruz hiç.

"Canım" diye sakinleştirmeye çalıştırdı kız. "İstersen içme daha, sarhoş..."
"Bırak!" çekmişti uzun parmaklarını kızın elinden. "ıyk arabesk dinliyor onlar. Dinlesin işte sana ne. Bu aileye doğmasaydın, ne bileyim, Van'ın Siirt'in bi köyüne doğsaydın hala Bakunin Bakunin diye sayıklayacak mıydın ki? Sırf şans için sana verilen bi şeye neden böyle sarıldın? Ne iş yapıyorsun diye soruyorlar? Öğrenci. Hayatın sonuna dek öğrenci. Hep öğren. Öğretme bile. Bir tane özgür düşüncen olmasın. Başkasının dediğini papağan gibi. Ama sordular mı, yok, Bakunin okuduk biz; otobüslerde daha az para alınsın, sinemalarda arkada, tiyartolarda en önde olsun yerimiz. Bakunin okuduk ya. Ne yazdın peki? Hiçbir şey, yazmam gerekmiyor ki, halktan farklıyım ben. Yeter bu bana."
Duraksadı bir an, sigara paketine uzandı eli ama sarhoş acemiliğinden olsa gerek, düşürdü yere. Eğilmeye bile davranacak denli bilinçsizlikte, sendeledi.
"Tamam alma" dedi kız, "ben sana bakkaldan alırım yenisini."
"Gidelim buralardan, ha?" diye sordu, sesi yumuşamıştı. "Kutup olduk biz. Karşı cephe ana akım; bizimkiler heterodoks. Onlar koyunsa biz de papağan. Ne dedilerse tekrar ettik; el pençe divan durduk önlerinde, ceketimizi ilikledik; başımızı kaldırıp bile bakamadık saygıdan. Anaakıma yeltenme, peki efendim. Şu kitapları oku; diğerlerini okuma, peki efendim. İzleme o filmleri, küçümse, halkın kapasitesi bu işte, bittabii 60%lık oran bir yerde. Bizim dediğimizi yap, dahasına da karışma. Üzümü yeme, bağını sorma; bakın karşıda kimse düşünmezken biz zaman ayırıp size ne yapmanız gerektiğini öğrettik buna minnettar ol. Şimdi RAHAT, HAZIR OL, SAĞ BAŞTAN OKU! Avrupa'da. bir. hayalet. dolaşıyor. bu. gece. en. hüzünlü. şiirlerimi. yazabilirim. sadece. burjuvazi. için. parlayacaksa. güneşi. de. söndürürüz. YETER, TROÇKİ GİBİ KAFA SİKME ARTIK!"

"Üzgünüm beyefendi, çıkmanızı rica etmek zorundayım; müşterilerimiz rahatsız oluyor."
"Ben Jean-Luc Godard kim biliyorum ama, bu da mı bişey ifade etmiyor?"
"Lütfen zorluk çıkarmayın, hadi bugünkü hesabınız da bizden, para falan ödemeyin"
"Spasibo garson yoldaş, Stalin'i bile ağlatır bu sosyalist ülkü uğrundaki gönül genişliğin."
"Tamam haydi artık gidin, bir daha da gelmeyin buraya."
"Biz hep kutup olduk be halkım; koymuyorlar ki papağanlarla koyunları bir arada."
"Yazık meczup herhalde baksanıza cümleleri nasıl da mantıksız ve saçma"
"Ne yaparsınız işte, herkesin kaderi, bizim bir arkadaşın da geldi böyle bir şey başına"

Yürürken bir bacağını diğerinin çaprazına alacak şekilde limiti taksi durağına yakınsayan bir dizi geliştirmişti çocuk, kızsa şu son yolu da geçince bankada kalan son parasını da gececi bir şoföre verecekti o evine kazasız belasız gitsin diye. Hayır, bırakamazdı onu böyle; kendi kendine konuşuyordu hem, tekin değildi buralar. Bilmezdi ki o yolunu sokaklarda, kalem kılıçtan da sadece teoride keskin.
"Haydi canım, geldik bak, biraz daha dayan."
Zorla oturttu onu arka koltuğa; açlığını daha iyi hissediyordu artık; şimdi eve gitse de annesi börek yapmış olsa. Yanına da şöyle demli bi bardak çay
"Hemen Tandoğan Meydanı'ndan Kızılay'a doğru sağdan ikinci sokak." dedi. "Köroğlu Apartmanı." Biraz parayı taksicinin cebine sıkıştırdı, sözde ders kitabı alacaktı onunla; neyse artık diğer aya. "4 numaraya da çıkarabilir misiniz, tek kat zaten? Sızıp kalmasın sokaklarda."
Araba tam hareket edecekken çocuk kapıyı açtı ve kendinden beklenmeyecek denli bilinçli bir hamleyle kızın ellerini tuttu.
"Gidelim buralardan." dedi. "Gidelim. Bi yerlere. Ne Thomas More'un Ütopyasına, ne Platon'un Devlet'ine. Kendi topraklarımıza gidelim. Kimseyi yargılamayalım, kimse bizi sorgulamasın. Ne istiyosak onu yapalım, ha? Sen ne tür müzik dinlemek istiyorsan onu dinlersin; ben mesela Rambo'yu izlerim akşamları. Sonra mesela ayrı yerlerde yatalım eğer onu istiyorsak? Ama bazen de sevişelim." Muzipçe güldü; nefesi kokuyordu ama umursamadı kız. "Neyi istiyosak onu yapalım; başlangıç noktamız ne halk olsun, ne anaakımcılar, ne heteredokslar; biz olalım, bizden başlayalım hayata. Keyfimiz neyi diliyorsa. Sırf onlar dedi diye değil, birine bir şey kanıtlamak için değil; farklı olmak için de değil; biz olmak için sadece. Kendimizle aynı olalım. Gidelim, nolur, bir tek seni istiyorum yanımda. Kitaplarımı yaksınlar, CDlerimi çizsinler, her şeyin canı cehenneme. Bi sen ol, bi de Paşa gönlüm. Paşa Gönlüm geliyor, ASKER, AYAĞA KALK, HİZAYA GEÇ. ESAS DURUŞ!"
Son tiradıyla yana yığılmış, hemen uykuya dalmıştı. Kız bir süre bakakaldı; sonra kapısını kapadı ve sarı arabanın karanlıkta gözden kayboluşunu izledi.
---

"Gülayla Batunun sorunları varmış benden duymuş olma da sen." dedi Ekim, kafeteryada oturuyorlardı. "Batu çok karışıyormuş falan, bunlar bi yemeğe mi ne gideceklermiş de Gülay'ın elbisesi açık diye olay çıkarmış ortalıkta. Yaka paça atmışlar dışarı." Yüz ifadesinden onaylamadığı belli oluyordu; "Hayır, ayrıl diyorum ama tık. Alışkanlıktan mıdır nedir?"
Ekim arkadaşından beklediği tepkiyi alamamıştı; hayır aslında tam olarak dinlememişti bile kız. Çocuk iyi miydi acaba, sabah aramıştı evi ama yanıt veren yoktu. Hem o söyledikleri, doğru muydu gerçekten? Her cümlesi üzerine paragraf dolusu analiz yapabilirdi.
"Hah seninki geliyor yüzünü güldürür şimdi" dedi Ekim, burnunu kıvırarak. "Ukala dümbeleği, fularına bak şunun."
Çocuk birkaç arkadaşına selam verdikten sonra yanlarına oturdu.
"İyi misin nasıl oldun?" diye sordu kız, merakla. "Aradım seni ama..."
"İyiyim iyiyim ya bi şeyim yok." Geçiştiriyordu. "Aç karnına o kadar içince çarptı biraz haliyle."
Ekim ilgisizce kafasını çevirdi, kızın gözleri uzun parmakların altındaki kitaplara kaydı.
"Akşama kampüste harika bir film gösteriyorlar" dedi çocuk. "Ingmar Bergman'ın veliahtı adeta. Yeni Persona diyorlar film için. "
Truffaut Sineması. Postmodern Etkide Biçimlenen İsveç Edebiyatı. Lermontov.
"Sinemalara gelmiş çok önceden; ama bilirsin işte, kim değerini bilecek ki böyle bir şeyin?" dedi küçümser bir edayla.
Kapitalizm'e Modern Zamanlar Başkaldırısı: Laos. Frida Kahlo'nun Bilinmeyen Sırları. Lenin.
"Gidiyoruz değil mi?" diye sordu çocuk, aldığı kitapların tayfununda kaybolan kıza.
"Ha, gidiyoruz, tabi." dedi kız da.

Wednesday, September 15, 2010

Young Boys Diye Takım Mı Olur Ya Gay Gençlik Dizisi Gibi


Gençlik dizisi dedim de aklıma geldi. İçinde şu olmayan gençlik dizisi var mı?

Aslında egzantrik bir meslek sahibi olmak isteyen (Palentolog, Antropolog kadar olmasa da işte Güzel Sanatlar ekseninde) ama ailesi tarafından Ekonomiye zorlanan kız.
Böyle asıl kahramanımız closeted bir Edith Piafmış, bu yeteneğini Mimar Sinan'da rastalı grafik öğrencileriyle, çok alternatif sinemacılarla Truffaut konuşup, "ya ben hiç türk dizisi izlemem çok banal"i motto haline getirerek (oysa sen bi dizi kahramanısın Selena) açığa çıkarası varmış ama kapitalist ve generation gap'i Mel Gibson'un yeni filmi zanneden anlayışsız anne-baba yüzünden dünyanın en sıkıcı şeyi olan ekonomiye itilmiş.

Hayatımda çok dizi izledim, 90%ı da manasızdı, sonrasında pişman oldum izlediğime ama hepsine bi kulp bulabildim. (ÖSS zamanı izlenen diziler, LGS zamanı izlenen diziler, gurbet acısı çekmekten dolayı izlenen diziler, geyik yapmak için izlenmeye başlanmış ama sonra cidden sardırılarak etrafa itiraf edilememiş diziler, bir procrastination aracı olarak diziler diye gider), bir sürü de klişe gördüm; ama şu yukarıdaki olay örgüsünden tiksindiğim kadar hiçbir şeyden de tiksinmedim hayatımda.

Ya bi kere sen Billie Holliday olsan Norah Jones olsan seni 17 yaşına kadar lise sıralarında çürütmezler kızım. Bi allahın kulu vardır etrafında sendeki yeteneği görecek, ne bileyim müzik öğretmenlerinin tek işi blok flütle Samanyolu çaldırmak veya herkese Muammer Sun'un kitabını aldırıp sonrasında bir sayfa bile açtırmamak değil; olmadı banyoda bi şarkıya mırıldanırken duyulur sesin ve hiçbir anne-baba da çocuklarında Freddie Mercury potansiyeli varken "yok illa ekonomist olacaksın, bize çarpan etkisi üzerinden sakız aldırarak ülkeyi kurtaracaksın" diye üstelemez; demek ki senin kalibren Amy Winehouse'tan çok Ankara'nın Gülü Seher konumunda ki, kimse sana el etmemiş.

İkincisi, ne sevdiniz iktisatı küçümsemeyi be. Ne sevdiniz koskoca ekonomiyi dangalak ergenlerin önüne engel olarak koymayı.
Yılların sosyal bilimi, uğruna savaşların çıktığı, devrimlerin yapıldığı, konjonktürlerin değiştiği (bu cümleyi de sırf konjonktürü cümle içinde kullanmak için tasarladım) ekonomi oldu mu sana bi modern zamanlar gulyabanisi, eve geç gelen ve buz gibi soğukta kaldırımda oturmaktan diyaliz makinesine bağlanmaya ramak kalacak olan emoya "bak ekonomi okuturup görürsün"cü tehdit unsuru?
Sizin o "ıyk çok sıkıcı", "adeta Salvador Dali olan ruhumu harcayamam öyle amfi köşelerinde" dediğiniz iktisatı, işletmesi, mühendisliği, fen bilimi geliştiriyor bu ülkeyi. Allah bilir okulda "inek lan bu" "mühendis abazan" diye dalga geçtiğin Sergei Brunlar, Mark Zuckerbergler adeta paraya para demekten vazgeçmiş hem yumuşak hem hesaplı tuvalet kağıdı formuna erilmiş- sen hala "ıyk özgürlüğümü kısıtlayamam". Kısıtlarsan şerefsizsin.
Zaten ODTÜnün mühendislik bölümleri, Boğaziçi İİSBF kollarını açmış bekliyodu da senin beyanatından sonra kepenk indirip; bu şekilde devam edemeyeceklerini anladıklarından; bilimin her türlüsüne paydos, "bırakıyorum lan atom profesörlüğünü; artık itliği hergeleliği üçkağıtçılığı öğreneceğiz" deyip beyaz önlüklerini yancılarının önüne attılar.

Herkes ne kadar meraklı özgür kuş olmaya. Eline manuel fotoğraf makinasını alan adeta bir Jan Saudek. Herkes Beth Gibbons kadar naif bir seksapeliteye, Björk kadar -aslında kimsenin anlamadığı ama çaktırmadığı- egzantrik bir özgünlüğe sahip. Herkese kendi ilişkisi Jane Birkin-Serge Gainsbourg. Fırsat verilse, herkes bi Lynch, bi Kubrick.
Bütün bunların olmasını engelleyen, insanların artistik özgürleşmesine cunta etkisi yaratan; sanata ve sanatçıya düşman olansa ekonomi.
Hadi be.

Günün birinde şansım olur da bi gençlik dizisi senaryosu yazarsam; fazlaca kaçık bir aileye doğan ve ebeveynlerinin tüm "güzel sanatlar oku" ısrarlarına rağmen namazında niyazında bi mühendis, veya ekonomist, veya "çok bilen ergenler tarafından limitleyici olarak atfedilen hangi bölüm varsa ona mensup olmak isteyen" çocuğun acıklı hikayesini ele alacağım.
Hobi olarak da yapmasın, öyle tiksindim.

hamiş: Yarın. Okul. Refet iptal. Teori gümbür gümbür.
hamiş2: buraya hala bi'şeyler yazmaya çabamsa A'dan dolayı. Kıymetini bil.

Thursday, August 19, 2010

My Milkshake Brings All the Boys to the Yard



- Brandon Boyd neden konserlerinde üstünü çıkarma ihtiyacını hissediyor? Hayır yani kendi çapımızca Türkiye-doğumluluğumuzca, torrent bilgimiz sınırsız internetimizce konser izlemiş insanlarız; onun gibi meyilli insan görmedik yeminlen. Hayır yani, neden? Şimdi hiç çok terliyorum, hareket ediyorum martavalı okumasın. (martaval okumayı "read story" olarak çeviren Google Translate'e I Kiss You Mahir) Bildiğin o süt gibi teni, o göbeksiz-kılsız vücudu, o adeta sayılan kemikleri gösterip "bak dünya malı bu" diye bizlerden "hıkmırık" diye tepki almak için. Sonra da kendi sevgililerimize "ne lan bu, git üstünü giyin, o eli de indir" diye atar vermemiz için.(ve cinsel hayat ölür; okey oynanan evde de aşk olmaz) Bir çeşit Matthew McConaughey'cilik.

- Şu dünyada Daniel Day-Lewis'in oynamayarak adeta sanat yarattığı filmleri izleyip de adamcağıza burun çeviren varsa ve bi şekilde tanışıyorsak; bana bi elveda mesajı atsın, ben de onunla bağlarımı koparayım. Vay arkadaş, o gün yine There Will Be Blood izlerken, -çok afedersiniz, amiyane tabirle- öyle bi "çarkına sıçarım" bakışı attı ki; valla altıma kaçırsam kimse yadırgamazdı. Hatta bence altına kaçıran oldu da, biz "ya aynı duruma gelmemize ramak kalmıştı" empatisiyle kapadık üstünü olayın.

- Eski CDlerimi buldum; kulaklarım kamaştı. Flaw, Ill Nino, Atreyu, From Autumn to Ashes gibi bi süre deliler gibi dinlediğim ama şu an resmen kafamın kaldırmadığı gruplar. Ama mesela, o dönemlerden itibaren -o dönemler de 7.sınıf falan- Incubus, Radiohead, Pantera, Tool falan başlamış; bi dönem de resmen zibil gibi grunge dinlemişim (Susan Silver bu kadar dinlemedi) (Susan Silver'ı googlesız bilene de kocaman bi I Kiss You Mahir) ama takdir ettim yine kendimi. O CDleri hazırlayan-hazırlatan halime 8-9 yıl sonra dinleyeceği şeyleri (Fast Love) söylesem ağlardı üzüncünden, Mat2de de bu kadar net çıkarmazdı.

- Yok aslında klasik müzik dinliyorum bu aralar. (TELEVİZYON HİÇ İZLEMEM ÇOK BANAL) "Brahms da zamanında ilik gibiymiş" diyecek kadar. Sevdiği yazarların dedikodusunu yapan Selim Işık gibi. "Arabesk yavşaklığından utanıyorum böö" diye beyan vermeden önce bir kez daha Hungarian Dance No:5. Sonra bi posta da Sezen Aksu'ya laf döşerim. Patlıcanı da çok severim. Evet baya alternatifim ölüyorum farklılıktan.

- Afyon sucuğu bulunan evde vejeteryanlık olmaz.

- Bi de Brandon Boyd'un kesinlikle "get laid" olmaya ihtiyacı var. Çünkü kronolojik boyutta incelendiğinde bu adamın ne zaman güzel bi ilişkisi oluyo; ortaya can gibi şarkılar çıkıyo (11 Am, Here in My Room, Southern Girl) Yoksa o Wild Trapeze'de ne biçim şarkılar var "dünyayı kurtaralım" "Kyoto Protocole rulaz bro" "bunların hepsi yabancı odakların oyunu" minvalli; valla şarkıyı mı dinleyeyim, siyaset bilimine yatay geçiş formu mu doldurayım bilemedim. Hayır sosyal kaygı taşıyan şarkı isteseydik Edip Akbayramla Selda Bağcan kasetleri var yan odada.

- George Michael diye küçümsemeyelim; hayatımda bu kadar sensual şarkı sahibi insan görmedim tanımadım. (Hayatında kaç tane şarkı sahibi insan tanıdın? 3) Adamı Gazze'ye koysan Netenyahu "ya aslında kimseden görmediğim iyiliği de Hamaslı bi arkadaştan gördüm" diye beyan verir. Erdoğanla Kılıçdaroğlu da birbirlerini havuzlu villalarına davet ederler; "ay yok, geçen hafta da siz geldiniz, valla olmaz, bu sefer biz bekleriz" diye büküm büküm bükülürler.
(DÜNYA BARIŞI İÇİN GEORGE MICHAEL)

- Ya ben de minicik aklımla Brandon Boyd'a akıl veriyorum; şahsen Mr.Mustache'ten sonra iyi bile toparladı.

- Önce twitter hesabımı, sonra da blogumu kapatacağım. Uyarmadı demeyin. Bana yaşadığımız hayatın gerçekliğinin post edilen videolardan da, 140 karakterli statü belirteçlerinden de önemli olduğunu hatırlatan birinin izinden gidiyorum -ismini google'a yazınca tek bi sonuç bile yok- ; bi de, yani, gelin itiraf edelim -blog girdisinde Ertuğrul Özkök tandansı- ünlü olmadığınız sürece kimse sizin yazdıklarınızdan çok etkilenmiyor; etkilenen varsa da bence o kadar etkilenmesin. Kimse de "hmm dün saat 3 gibi sıcaktan baya bunalmışım" diye bakmaz yani Facebookuna. İnsanlar okusun diyedir gaye.
Hayır, Alex Turner'ın bile bulunmadığı mecralar; ama gün gelir Twitterda bi verified account alırsa bu yazdıklarımın hepsini de yutar; en büyük takipçisi olur, her lafına "@AlexTurner haha omg! ur so right! i luv ur work!!!!" yazmaktan da geri kalmam. Buna da uyarmadı demeyin.

- Şunu dinleyip gülümsemeyen, biliyorum, sen aynı zamanda Daniel Day-Lewis'i beğenmeyensin. Çık hayatımdan; gelme buraya.

- Pazartesi (sonunda) Marmaris; sonra Alanya. En sonunda kesin dönüş, referandum oylaması -bu da ilk oy verme deneyimim olarak tarihe geçsin- ve ardından lisans eğitiminin son ders seçip, istenilen derse kota kalmamasına yakınılması. Öperler.

Resim: Democratic Underground.
Açıklamıyorum; İZLEYENLER BİLİR. Adeta elitizmin doruğuyum.
Yok ya, spoiler falan olmasın. Bi de o There Will Be Blood, Upton Sinclair'in "Oil"inden. Hani şu Sabahattin Ali'yi solcu olmaya itenden.

Tuesday, August 3, 2010

Tek Elin Alkışı



Staj geyiklerinin, sınav sonuçlarının, gelecek kaygılarının kendilerini kavruk bir sıcak üzerinden hunharca hissettirdiği bir iklim muzbalıkları için güzel günlerin habercisi değil. İkiyüzlü çıkarcılığı anlatmasında kendisinden beklenmeyecek denli deneyimli ve sezgili görünen bu masumun 30 yıl sonra neler yaşadığının ucuz zaman geçirgeci kitabı; yıllarca onu sistemden dışlamış çark hamsterları tarafından alkışlanarak takas ediliyor.
John Lennon parasız ve kardeşçe bir dünya düşlerken, yürüyüşlere son model arabasıyla ve Paul McCartney polemikleriyle katılınca da ikiyüzlü oluyor.
Selim Işık sevmiyor pek. "Zen ticareti yapan bir yazar var (geçimi bu yüzden). Ona göre de İsa-Mesih, televizyon programını ön sıradan seyreden o şişman kadın işte. Özenti" diye bitiriyor 8 Nisan tarihli günlüğünü. Kendisinin de aslında bir Seymour Glass olduğunu anlaması için, aynen onun gibi mi ölmesi gerekiyor? Bilemiyoruz; zira kader aynı, ama beyinler öyle kolayca okunmuyor insan okutmayı seçmedikçe.
Teddy biliyor öleceğini, ona göre her şey. Farkındalığın getirdiği sorumluluk ve mutlu olamadan her şeyi o hissiz haliyle kabul etme isteğine çoğu insan ahmaklık gözüyle bakıyor.
Kimileri bu Advaita Vedanta Budizmini pratik edenin Yahudi lobilerince alındığı koruma haznesinden dolayı bu denli popüler olduğunun komplo teorisyenliğine soyunuyor.
Kızı bile sevmiyor onu, bir pedofil olduğunda hayli ısrarcı.
Okuduğu kitabın yazarını arayıp onunla arkadaşça konuşmak istemenin peşinde ama sadece.
Mutluluğun katı, keyfin ise eriyik olduğunun bilincine vardığı kadar içine atıldığı savaşın hüzünlü dehşetini iliklerine kadar hissetmesinden mi her satırda yaşananlara dair ince anılar?
Louis Garrel gerçekten okumuş mu kitabı, yoksa kameralar önünde "alternatif entelektüelite"yi göstermenin bir başka şatafatlı yolunu mu bulmuş?
Kütüphanede "kitap avına" çıkmayı, kim daha iyi anlatabilmiş Seymour Glass'ten başka: "But fishing, as you know, in libraries or anywhere else, is a tricky business, with never a certainty of who's going to catch whom" Var mı şu cümlenin anlatmak istediklerini Türkçeye verimli bir şekilde aktarabilecek bi mütercim?
Muzbalıkları mı avlamış Seymour'u yoksa? Yoksa her gün eğer, içimizden sayısız şekilde dua edersek, gün gelince artık kalbimiz o dualarla senkronize bir halde yukarıda hangi güç varsa ona doğru nale içinde mi atacak biz yine günlük işlerde debelenirken? Bir Günseli bizi o dopdolu ajandalardan, yarına yetiştirilmesi gereken işlerden, buluşulması ve yanlarında çok keyif alınıyormuş numarası yapılan kişilerden kurtarıp da, evi barkı, çoluğu çocuğu, burjuvayı proleteryayı bıraktırıp, peşimizde Olric, trenden trene insan manzaraları arasında Selim'in, Seymour'un izlerini mi aratacak?
Kyle, Stan ve Eric; o çok "tartışmalı" olarak gösterilen ve bu saf gerçekliğe ulaşmamızın en büyük bahanesini de Lee Harvey Oswald aksiyonlarından bulan kitabı, ne televizyonda gösterilen video klipler kadar, ne de internette herkese bir tık uzakta olan websiteleri kadar ofansif bularak, dünyanın en büyük hayalkırıklıklarının büyük eserler getirmesi neticesinde içinde Sarah Jessica Parker'ın bile bulunduğu bir roman kaleme almışlar.
Butters kitabı ne zaman okusa birini öldürmek istiyormuş, ta ki onların aslında ölmüş olduklarını öğrenene kadar.
Layne Staley de onun gibi inzivaya çekilmiş; ölü bedenini bulduklarında 38 kiloymuş sadece; roman raflara düşüp, sistem meraklılarının ve sisteme muhalif görünüp çarkı çevirmekten de geri kalmayanların ağzına sakız olduğu zamanki yazarla aynı yaşta.

Resim çektirmeyi pek sevmiyormuş; hayır Facebookta taglenir diye değil. Bi fan page'i varmış, binlerce insan likelamış; ama öldüğünde yalnızmış.

"Don't you want to join us?"
I was recently asked by an acquaintance when he ran across me alone after midnight in a coffeehouse what was almost already deserted.
"No, I don't" I said.

Resim: Luccazona

Friday, July 16, 2010

Entrybaşlığıbulduramadıklarımızdanmısınız


PuCCalaştıramadıklarımızdanmısınız?: Bi tanıdık var, arkadaş demiyorum bak, kendisini fena halde PuCCa gibi göstermeye çalışıyor. Tabi olmuyor, olamıyor; her şey özgün olanında ve belki ondan hemen sonra gelen 1-2 karbon kopyada güzel; sonrası hezimet ve gaflet ve dalalet. Kız (gerçek PuCCa) yazmış bir şeyler, canerik kadar güzel de olmuş; ama onun hayatını sen (çakmanın da çakması PuCCa) yaşamıyorsun ki; ne bu erkekarkadaşaisimtakmacılık, özgürümgencimgüzelimci beyanlar? Yaşamını bilmesek heyecanlanacağız, "vay canına" diye senin de ezeli bir takipçin olacağız; ama işte bu ne perhiz bu ne lahana turşusu beyanatı? Sen (çakmanın da çakması PuCCa) kendi yaşamınla biraz daha barışıp, komplekslerinden azıcık daha arınıp, daha özgün çalışmalarına devam edene kadar; biz gerçek PuCCa'yı okuyor ve sana (çakmanın da çakması PuCCa) kişisel alçakgönüllü payemizin bir nebzesini bile bahşetmiyor olacağız.

Rüyalardabuluşturamadıklarımızdanmısınız?: Son üç gündür rüyamda Jesse Spencer'ı öpüyorum. Ama öyle böyle öpme değil, nice gerçek yaşam öpmesini alır; "sen de öpücük müsün be" diye başlayan bir monologla rencide eder ve hepsini ıssız bir adaya düşürür. İlk rüyada Ayvalık'ta kolye bakarken geldi öptü beni, ikinci gün bir odada (o) beyaz bi gömlek giyinirken "yeter allah" diye ben dayanamadım yumuldum nam-ı diğer Dr.Robert Chase'e. Son rüyamda da bi otobüsün en arka koltuğunda öpüştük. Yalnız bunun rüya olduğu çok belliydi; çünkü otobüs durunca Jesse'nin "gitme, kalalım ve devam edelim ne yapıyorsak" önerisine omuz silkip otobüsten indim- gerçekte olsa hiç yapmayacağım şey.
Sabah bi kalktım; öylesine öksüz ve yalnız hissettim ki kendimi; Tanrım, diye ellerimi açtım, sen bana en kısa zamanda bi Jesse Spencer öpüşü nasip eyle yarabbim (daha fazlası da olabilir elini korkak alıştırma) amin, diye dualar ettim; gerçi bir yandan da duam kabul edilmesin istedim zira biliyorum ki dudaklarımız birbirine değdiği anda hiçbir şey eskisi gibi olmaz. En az benim kadar azılı bir House MD fanı olan arkadaşım fB'ye konuyu açtığımda "belki Jesse Spencer o kadar iyi öpüşemiyodur gerçek hayatta" dedi de yüreğime serptiği su benim yaşam ilacım oldu. (Vicodin? Most probably) (ya git öpüşemeyen adam öyle yakışıklı olamaz, yalan konuşma fB)
Yaptığım araştırmalar sonucunda (google images'e jesse spencer yazmak) ikileme hâlâ çözüm bulamamanın da kederindeyim.
Zira şuradaki Jesse Spencer ölümcül öper belli;ama şundakinden hiç emin değilim. O zaten beni öpmez George Michael'i öper. (Evet bi önceki ölüyomuş yanıyomuş yoluma)

N: Ben hep görüyorum o rüyalardan, wet dream denir ona, welcome to N's world.
I: Ya git, evlenicez biz.

Yazımhatasıyaptıramadıklarımızdanmısınız?: Şunu fark ettim ki beni kendinden soğutmak için; insanların çok da fazla çabalamasına gerek yok. Bir yazım hatasına, bir -de, -da ekinin yanlış yerde kullanılmasına; bir fıstıkçı şahap geleneğinin bilinmemesine tav oluyorum. Ama not düşülesi ki, bu Günseli tarzı veya benim şu anda mısınızları bitişik yazmamın altındaki amaç gibi değil; bildiğin bilemeyenler. "Taktir edersinki bende kendi geleceyimi düşünmeliğim ;)"i klavyeye yazarken, bir yandan üzüm yiyip, bir yandan kardeşiyle kavga ettiği için midir bilinmez; enter tuşuna basmadan bir kere bile düşünmeyenler. Lütfen gitsinler, uzun bir süre onlarla görüşmeyelim, yemek yiyip içmeye gitmeyelim, projebuddies olmayalım, arkadaşın yanında getirdiği tanıdık olarak gruplarına katılmayalım, internet ortamından laf atmalarına cevap vermeyelim, yolda görünce merhaba dememek için telefonumuzla oynuyormuş gibi yapalım.

Masterbaşvuramadıklarımızdanmısınız?: Büyük gaflete düştüm, dedim ki, normal hayatımdan arta kalan zamanlarda, oturup şu gidilesi okulların master/doktora/mba/kıl/yün programlarını araştırıp; ne isteniyor, ne istenmiyor, transkript a4 kağıda mı basılacak, referans için hangi hocalara yalvar yakarılacak bir bakınayım. Bakmaz olaydım. Onyüzbinmilyon tane sınava girip o sınavlardan binmilyonmilyartrilyon gibi puanlar almamın acil lüzumuna mı yanayım, yoksa bu yıl bizim dönemden kimsenin doğru düzgün kapağı yurtdışına atamamasına mı? (bu konuyla ilgili elem hatıramı da yazacağım bir ara) Ki IELTS'den mucizeler bekleyen İngiliz okullarına "your own citizens cannot even tell the difference between you're and your" diye mail atasım var; ama köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı. Köprü de boğaz köprüsü trafiğine maruz kalan sırat köprüsü gibi. Allah şaşırtmasın. Of. Neyse, bi süre daha bu gerçeklikten kaçıyorum.

Avustralyalılaştıramadıklarımızdanmısınız?: Harry Kewell, Lucas Neill ve Jesse Spencer'ın doğduğu topraklardan zarar gelmez.
Hele şunun, hiç: http://www.youtube.com/watch?v=mLPPlRDOZx0

Neyse daha fazla saçmalamayabaşlattıramadıklarımızdanmısınız mecmuasına arka kapak kızı olmadan gidip yatayım bari.
Bi süre daha -yaz tatilinin verdiği yadsınamaz nedenlerden ötürü- buralarda değilim; bu yüzden herkese iyi eğlenceler ve iyi geceler. (ehe ehe ehe ehe)

Thursday, July 1, 2010

Bankayaonbinkoyupikiyılsonraellibinalangiller



Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık olma oranı yüz binde kırk iki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran 1980'de yüz binde seksen altı olacak. Gene yeterli değil, planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üstünde çok durmuyorlar.
Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz on altı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma (bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dört yüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar vs.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Gizli aşk sayısının da ihtimal hesaplarına göre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor.
Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme, kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört bin iki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan aşık olma ve sadece sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş.
Bu arada park bekçileri seksen iki bin kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş.
Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve aşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş.
Tahmini zarar yarım milyon civarında.


Okuduğumuzu Anlayalım
Yukarıdaki parçada yazar neyi anlatmak istemektedir?
Hangi cümle çıkarılırsa paragrafın bütünlüğü bozulmaz?
Yukarıdaki parçanın ana fikri ve konusu nelerdir?

Not: Cevaplandırma süresince tuvalet ihtiyacını karşılamak yasak, silgiyi sıra arkadaşınızla ortak kullanabilirsiniz; kopyaya tolerans yok.
En ufak bir seste kağıdınız alınıyor; sorunuz varsa da öğretmene bile sormayın.
Üç yanlış bir doğruyu götürüyor; kazananları 360 derece döner deri koltuklu kârgüder ofislere geçiriyoruz, diğerleri ise disconnectus ve erectus.

Thursday, June 24, 2010

Perşembe: Bence Sen de Artık Her Gün Gibisin


Belli başlı konulardaki heyecanlı lafazanlığımı ünlü Çin düşünürü Konfüçyüs'ün "Söz Uçar Yazı Kalır" mottosunu günümüz "teknolojik gelişmelerden uzak mı kalalım hahayt" Firdevs Yöreoğlu-culuğu ve hatta CS-fahri-üyeliği ile harmanlayarak bastırmaya çalıştığım şu alçakgönüllü platform, son zamanlarda 1945'in arka bahçesine dönüşmüş (Ekşi'yi takip edenler ne demek istediğimi az çok kestirebilir).

Bu durum belli kesimlerce, ve hatta alter egom tarafından kınanabilir; fakat unutulmasın ki ben ilkgençlik çağlarını Yeşilçam filmleriyle beslemiş; hatta eksik kalan filmografiyi de N ve E'nin yardımıyla doldurmuş bir Türk genciyim. Üstüne üstlük geçen yıl future prospect'ime bile
"aw holy effs, my tv show has just finished airing, gotsta rap" cümlesini hunharca ve aynen bu aksanla söyleyip (also known as Queens ghetto mixed with East London indie scene with a mild Turkish background) odama kaçmış, üç bardak Becherovka eşliğinde Bihter ve Behlül'e söylenmiş de bir ölümlüyüm.
(Olayla ilgili detaylar:
1.Hayır, bu kesinlikle, içtiğimiz biraların hesabını ona patlatmak için değildi.
2.Evet, bundan sonra beni aramadı

3.Evet, uyuz oda arkadaşım kendisi sabahın 4ünde Çince konuşmuyormuşçasına benim mütevazı ve toplumbilimci yorumlarıma hayıflandı yüzü bile kızarmadan.
4.Hayır, pişman değilim)

Burada "beni kabul eden aşk-ı memnuyla etsin"ci bir ültimatom yok; sadece buyum ben işte, Kıvanç Tatlıtuğ saçını kestirdiğinden beri (Behlül Haznedar: "Çok sıkıldım ve kestim" I'nın iç sesi: "ohşşş yes fak şit gaddemit").
Disconnectus Erectus'tan mütevellit şu aralar üzerinde epey kafa yorduğum bir konu, insanın mutlu olduğu şeyi yapması; o yüzden ne "insanlar ne düşünür"cü, diğerleri üzerinden kendini tanımlayan bir çizgide ilerlemek istiyorum, ne de kendimi "ben izlemiyorum ya, ne işim olur"cu riyakarlığa göz kırparken bulmak niyetim.
(ve Yılın Sosyal Mesaj Kaygısı Ödülü'nü I'ya vermek üzere Levent Kırca ve Mahallenin Muhtarları dizisinin senaristlerini sahneye davet ediyoruz) (ki o senaristlerin Aşk-ı Memnu senaristleri olmasıdır kişisel gelişim konferanslarında örnek olarak sertifikalara yazılması gereken)

Özellikle de son bölümün vuku bulduğu ve durumun vahametinin

1.Twitter Worldwide Trending Topic’lerde Aşk-ı Memnu’nun birinci sırayı almasıyla –ki süreç ilerlerken Birleşik Krallık’ın Meat Flavoured Gum’la yetinerek Türk gerçeğine bir hayli uzak kalması da gözlerden kaçmadı

2.Ekşinin error vermesiyle

3.İnternet bağlantısının gitmesiyle (“yabancı güçler bir TT’de Aşk-ı Memnu’yu tutmayalım diye yaptırdı Kahrolsun Siyonizm Bagism Shagism Madism Drugism)

Anlaşıldığı bu perşembeyi cumaya bağlayan gecede, benim de bu yasak aşk hakkında bir kaç kelamı zikretmeden once bir self-confession prologuna girişmem şaşırtıcı olmamalıydı, o yüzden "özet geç lan piç" diyenler için, işte yorumlar:


-Behlül, hani sen cemiyet adamıydın, bizi mi yedin bunca sene? Sevgili değiştirmede Paris Hilton'la tam rekabet (perfect competition) halinde bulunan adamın bekarlığa veda partisi böyle mi olur? Almış 4-5 tane Ankara Krev (Bir Tyke aksanı olarak Crew'ı Krev diye okumak) gönüllüsünü, ne bi polis görünümünde stripper, ne bi dekorasyon, organizasyon bi şey; o övüp bitiremediğiniz tekne yerinden bile oynamadı öyle sönük bi gece. Bülent desen soyadına yakışır bi şekilde silik ve yancı; arkadaşların zaten Ayvalık-Yazlık-Sitesi sakinleri gibi, ortaokulun bitmesiyle artık rafa kaldırılan içip-denize-girelim mottosundan kurtulamamış izansızlar. Bu mu senin "evlilikten önce son gecen?"


-Çetin Özder, yazıklar olsun sana. Sen ki Zenginliğe Giriş 101 dersinin bütün sectionlarına dur durak bilmeden girip, quiz ve ödevleri bile asistanlara bırakmadan kendin notlayan bir insan olarak gönlümüzü kazanmış; golfünden tut, şarap tatmacılığına, at biniciliğine, "dünyanın her yerini gezdim" seyyahlığına (Bir Ülke Belirteci olarak Avrupa) kadar envai çeşit hobiyi, biz spor denince aklına sadece futbol gelen, şarabı da 25 TLden fazlaysa "pahalıymış" deyip almayan güruha yepyeni bir dünyanın kapılarını açmıştın ki; senin de mega boy Behlül olduğun gerçeği yüzümüzde acı bir tokat gibi patladı.

Zorluğu, mücadeleyi görünce bir anda yan çizdin; cenazede Firdevs'i iki pışpışlayarak hem gönül alırım hem de dosta güven düşmana korku salarım sandın; yanıldın. Bunun en güzel karşılığını da sana Firdevs the mighty, felçli bile olsa, o bakışlarıyla verdi. Şimdi dünyanın neresine gidiyorsan çek git, ama unutma ki karaktersizsin, kaypaksın, aşkının yanında duramayanlar kulübünün Behlül'den sonraki fahri üyesisin.


-Pelin, sana yıllar yılı Ivan Sergei Dimitriç Topov muamelesi yaptığım için utanıyorum; o yancı görünümünün altında bir karakter analisti duruyormuş meğerse; Nihal'in Behlül sevdası (bkz: Bir Sevda Türü Olarak Abazanlıkla Karılmış Obsesyon) herkese taktırdığın maskelerin metaforunda mı yoksa? Gerçi "ayyh Sex and the City gibi olmasın tütütütü maşallah"ınla da modernleşmeye-çabalayan-ev-hanım-cılığını gösterdin; ama ben yine de içimdeki Ziyagil'e (bir ileriki uyarıya kadar saflık-derecesinde-Pollyannacılık deyiminin yerini Ziyagilciliğin alması) yediremeyerek kınamadım seni.


-Katya, helal olsun. Koskoca Bihter Yöreoğlu'nun (farkındaysan Yöreoğlu diyorum Bihtocan, diğer sünepe soyadı sana hiç yakışmıyordu zaten), Firdevs "the mighty queen"in bulamadığı şeyi sen buldun: kendisini seven ve bu sevginin arkasında duran bir erkek. Öyle zamanlar oldu ki, Fatma -bu saatten sonra, o Alperen Ocakçı kocanın himayesi altında Katya olarak kalacağını düşünmüyorsundur umarım- uğruna bir koşu Unkapanı'na gidip arabesk sektörüne yepyeni fakat muadillerinin satış rekorlarına ulaşamayacak bir kaset çıkarıp gelecek sandık. Bundan sonra senin için tek temennimiz, dini vecibelerini yerine getirmen, evinin kadını, çocuklarının anası olman.(Bkz. Dışarıda Hanımefendi, Mutfakta Aşçı, Yatakta ehem öhöm) Bihter-Firdevs-whatever-scheme-they-are-onto üçgeninden de tırnağın kırılmadan ayrıldığın için -yanağı hafif çizikle atlatmak, bir hafta ağır egzersiz yapmasın lütfen- (Bir Seks Yapmama Biçimi Olarak Ağır Egzersiz) sana ödülünü veriyor, Anadolu'daki köyüne arkandan su dökerek uğurluyoruz.


-Hilmi, yavrum, olan sana oldu. Sen ki o Ednan densizi etrafta hebe hebe diye emeklerken bu yasak aşkın denklemini üç saniyede çözen bir hesap makinası, bir usta matematikçisin. Sen ki, öz oğlunun göz göre göre bu izansız Adnan'ın köpeği olmasını izlemiş bir cefakar çile insanısın. Sen ki o yancı, o "dur boşandıktan sonra hemen Çetin'e gideyim ki available olduğumu sosyetenin en gözde, zengin, ve ölüme en yakın bekarı bilsin"ci karının dırdırını yıllarca çekmiş bir cevval Türk kocasısın. Sen ki o en sevmediğin Bihter'in bile cenazesine giderek olgunluğunu göstermiş bir insan evladısın. Ama elde ne var? Sıfır. Allah bilir, bir ademoğlu sana gelip de "valla hakkınız varmış Bay Önal, ne öngörü sahibiymişsiniz" bile dememiştir; ama üzülme Hilmiciğim, hayat sana güzel. Daha önünde ne imkanlar, neler neler, ağaçlar, her gün yeşermeler falan.


-Nihal, eğer günün birinde sana benzeyen bir kızım olursa o zaman Bihter gibi kalbime söz geçiremeyip intihar edeceğim. Bu yersiz egoistlik, bu "ayh bütün dünya benim, ben de Behlülün etrafında dönüyorum"cu kız-kurusu mantığı, bu kimse-beni-çekemiyor-gillerin en belirgin özellikleri, eline iki tane kitap almadan bütün gün evde kukumav kuşu gibi etrafa tüneyip "Behlül nerdesin ihihih" diye ağlamaklılık öylesine sinir bozucuydu ki, Bihterimu hayatına son vermeden bi tane de sana sıksaydı bütün bir Aşk-ı Memnu kitlesinin içinin yağları erirdi. (Bir Yağ Eritme Formülü Olarak Pilates'ten Sonra Nihal Ziyagil)

Oh oldu, o uğruna ölüp bayıldığın soyadını alamadın; o kimlerin kastıra kastıra gitmeye çabaladığı Amerika'da Behlülcüğünle master yapamadın; o senin üç nanogramlık beynini, bir erkeğin peşinde tüm varlığını silip süpürmeni çekemediklerini düşündüğün güruhun sözüne geldin ya; Bihter reisin trajik sonunun getireceği hüzün dalgaları, bu gerçekle birlikte üzerinde sörf yapma olasılığının azaldığı frekansta geldi.


-Firdevs, suçlusun bebişim. Bunun farkında olduğundan belki de o yüz felci. Yoksa sen, Firdevs "the mighty queen" Yöreoğlu; hayat felsefesiyle dağarcığımıza "manipülasyon" kelimesini kazandıran (Bir Linguistik Duruş Olarak Manipuology), tahlil konusunda Gregory House'la Princeton'da fink atabilecek tek kişisin; "ayh napayım kendi etti kendi buldu" der geçer gider; bi Warren Buffet, bi Donald Trump olsun, sana gerçekten yakışan insanlarla pre-nup imzalardın; o karaktersiz mega-Behlül Çetin Özder'le değil.

Ama suçlusun işte; sonun da Les Liasons Dangerouses'teki Marquise de Merteuil'den farklı olmamalı.

Sensin Bihter'i anlamakta son bölüme kadar güçlük çeken -"oysa o senin kızın"-, sensin Nihal'in içindeki o abazan potansiyeli, o hormonal iç çekişi bildiğin halde onun eline Behlül kozunu vererek Bihter'e rakip çıkaran.

Oysa senin üstün deneyimlerin ve klas yeteneklerin bilmeli ki işin içine bi third party person girdi mi daha ateşli, daha yakıcı oluyor ilişkiler (bkz. Miranda'nın Skipper'ı başka bir kızla gördüğü zamanki "have you been working out?" heyulası- ve evet Sex and the City referansımla da evimin kapılarını yancı Pelin'e sonuna kadar açıyorum)

Bıraksaydın o "çılgınsın men" Behlül'ü kendi haline; sıkılır gider, çareyi one night standlerinde bulur, manasız varlığına yeni bir gaye eklemeden amcasının eline baka baka can verirdi; Bihter de olayı ego yapmaz (Bir Aşk Sanrısı Olarak Ego Şişkinliği) bi süre sonra bu yaşadıklarına bir tarafıyla güler, Adnan kolpasından da ayrılıp, Fransız cemiyet hayatının haute frequence ile zikredilen isimlerinin, Yunan armatörlerinin soyadını alırdı.


-Beşir, Kenan Evren veya Alexa Chung ölse bu kadar sevinmezdim yeminle. Bir yıl boyunca o röntgenci, o "habervaktim.com'da yer açılmış, yarın gelsin başlasın"cı karakterinin öksürmelerini, tereddütlerini çektik. Bir kere adam olsan, o ölmemeye ayırdığın güç potansiyelini yaşamına, karakterine, prensiplerine uygulasan; ya gider baştan anlatırdın açık açık her şeyi, ya da susar çeker giderdin nereye gidiyorsan. Adeta Türk bağyanlarının diyet yapmaya karar vermeleri gibi, her Pazartesi sabahı ağzını açtın; öğle yemeğinde yerden bitme Cemilen "ayh Bişir gel bak sana en sevdiğin yemekten yaptım" diye seni müştemilata çağırında "bozuyorum nulen yeminimi" diyip, tabağın bitince yine Cemile'ye uzattın. Behlül master olanaklarını yabancı ülkelerde ararken, sen lisans üstü eğitimini Ziyagil Medresesi'nde dirayetsizlik ve basiret yoksunluğu üzerine verdiğin tezle bitirdin.

Nihal'e duyduğun o "saf aşk" da ancak İclal Aydın'ı hüzünlendirir, yoksa "benim hayatımın öhö öhö anlamı öhö öhö öhö Nihal'dir öhö"cü mantığın beynini belli bir verimle kullanabilen üç haneli iqya sahip insanlarda "hadi öl de işimize bakalım" cümlesinden fazlasını uyandırmadı. Doğan Media Center'da Tuna Kiremitçi'nin asistanı olarak işe başlayabilirdin; ama gel gör ki yaşadığın tereddütler ve bir türlü veremediğin kararlar senin ölümüne sebep oldu, çok da iyi oldu.


-Adnan, dirayetsizsin, güçsüzsün, suçlusun. Tek bildiğin mıymıy konuşmak, öğüt vermek, şiir okumak; başka da bir halta yaramazsın. Ait olduğun yer Fox Stüdyoları, Salı geceleri Kürşat Başar'ın yemek masasının tam yanındaki yancı koltuğu. Reytinglerin tam düştüğü yerlerde Bülent Binbaş modu çıkar iki tango figürü, bir de ağlak şiir okur, maaşını alır evine gelirsin; yoksa bu iradesizlikle mümkün değil holding yönetmek, hele de günümüz kriz ortamında.

Beşir'e gösterdiğin özenin yarısını bir günden bir güne ağzında zerre bakla ıslanmayan ve her Cumartesi ülkenin belli bir bölümünün event listinde yer kaplayan altın-günlerinin dedikoduculuğu ile baş davetlisi olmaya aday oğlun nelerden muzdarip oğlun Bülent'e ayırsaydın, en azından bir dölün kurtulur, hayata senin o zırvalamaların gibi daha umutlu bakabilirdi, yapamadın.

Behlül'e gösterdiğin toleransın -inkar etme, bir bölüm önce kendin itiraf ettin- yarısını kızın Nihal'e gösterseydin; o azman ergen de İstanbul gece hayatı, Uludağ'da Snowfestler, yaz tatilinde "arkadaşlarla Bodrum" gibi aktivitelerde fink atabilir; dünyanın Behlül'ün saçından değil, bir toz bulutundan meydana geldiğini öğrenebilir; yancı Pelin ve verem Beşir dışında arkadaşlar edinerek üç kuruşluk dünyasına yeni pencereler katıp resimlerini fütursuzca Facebook'ta paylaşırken alttaki "Nihalcim chok kusel chikmissn mucks" yorumlarına tebessüm edebilirdi. Hem böylece ne "sen benim oğlumdun" diye yalvarıp yakardığın meydanı bu kadar boş bularak atını dört nala koşturmazdı, ne de Nihal ergenliğini bu denli çetrefilli ve egosantrik bir şekilde atlatırdı.

Bihter'i de zerre anlamadın, anlamaya çalıştın; ama kısıtlı kapasitenle ancak bir yere kadar varabildin. Salonda tango yapmakla, seksten- ah pardon, making love- (Bir Turnusol Kağıdı olarak Having Sex vs Making Love) sonra sırtını dönmemekle, "dur karıcım narin poponu Japon Yeni'ne silme, tahriş eder, en iyisi İngiliz Sterlini bu konularda" beyanlarıyla ideal koca olacağını sandın, yanıldın. Daha önünde gelişen Behlül ataklarını görmekten bile acizken, nereden anlayıp çözecektin ki Bihter'in girift karakterini?

Boynuzlarınla, katatonik kızın, gerizekalı oğlun, sinsi matmazelinle kalakaldın.


-Matmazel, daha doğrusu artık Madam, bu sinsilikle, bu kıskançlıkla asıl Marquise de Merteuil sizmişsiniz; üstelik Fransızca aslından okuyup- sosyalistler Das Kapital'i, objektivistler de Atlas Shrugged'ı nasıl kutsal kitap benimsemişlerse, siz de Les Liasons Dangerouses'i abdest alıp üç rekat namaz kılarak hatmetmişsinizdir. Ne etliye ne sütlüye karışırım ama tüm dedikoduları da bilmekten, yer oldu mu da kendi çıkarım için kullanmaktan geri kalmam mantığınızı umarım -ki hiç sevmememe rağmen- Bülent ve Nihal'e aşılamamışsınızdır; çünkü bazı hareketler onları uygulayanların aptallığı dolayısıyla meşrulaştırılırken, bu sinsilik, o "ben hissediyorum ama Beşir biliyor" dediğiniz ihanet kadar vahim ve elem.

Zaten dadılık yetenekleriniz de bir hayli kısıtlı; Nihal garibesinin tek yapabileceği ve en azından koluna bir altın bilezik olarak takabileceği piyano eğitimi Behlül ve organı yüzünden yarıda kaldı. (Bir "Yapma Demiyorum ama Hobi Olarak Yap" Gereci Olarak Behlul's Dick) Onun dışında bu kız ne emeğin değerini bilir, ne oturup Mat2 için sabaha kadar test çözer, kesin o kitapçıda "aa Aşk-ı Memnu'nun kitabı çıkmış" diyen kızlar da Nihalle Pelindir.

Bülent deseniz ultra asosyal, o eve bi günden bi güne bi arkadaşı yatıya geldi mi, "olum hadi bi Pes atalım lan" sesleri yankılandı mı o her kapının arkasından başka bir hizmetçi çıkan köşkte? "Behlül geldiee" gözcülüğünden, "büyüyünce ben de Behlül gibi olcam" mantıksızlığından çeken Bülent'e bi günden bi güne "hah Behlül gibi ol, 4 yıllık dandik bölümü 8 yılda bitir, aşkına bile sahip çıkamayacak kadar kaypak ol, kaç yaşına gel hala asalak gibi amcanın eline bak, resimlerin de gazetelerin kendilerinde değil, ancak cumartesi eklerinde çıksın" diye ayar verdiniz mi? İşiniz gücünüz o ön koltuğa oturmak içindi, alın oturdunuz işte, kaynana derdi de yok "kim öne oturacak" gerilimi yaşansın.

Hayır bu iki sebi sübyan öylesine Behlül-odaklı yetişmişler ki insan ister istemez Matmazel'in Madamlığa geçiş aşamasındaki partnerini Behlül "the çılgınsın men" olarak planladığını düşünmekte; ama sinsi bu kadın, kesin ona da bi çözüm bulur.

Ve evet kesinlikle eklemem lazım:

(Celebrity Deathmatch: Madamoseille's Mole vs. Enrique Iglesias's Mole)


-Behlül, yine ben. Bundan sonra senin layığın Danimarka'nın Nobrain kentidir. Daha da lafım yok sana.


-Bihterciğim, the last but def'ly not the least'im, BFFim, uğruna facebook profilimi tekrar açıp siblings kısmına gururla Bihter Yöreoğlu (not Ziyagil) yazdırageldiğim, akrep-daş kadınım; değer mi Mc Yakışıklı formatında cirit atan kaypak Behlül için? "Sen kazandın" dediğin Nihal embesili mi senin (eğer bu bir yarışsa) rakibin?

Evet, seni zaman zaman işçi sınıfını ezen Ayşe Teyze tavrından dolayı sevmediğim oldu (bkz. Bir Erinç Yeldan ekonomi-birimi olarak Ayşe Teyze); ama şu an sana hak vermiyor değilim; o sinsi Matmazel'le oturup konken mi çevirecektin, o yerden bitme Cemile'yle Beşir'i mi gözetleyecektin, o röntgenci şantajcı Beşir'le Nihal muhabbeti yapıp birbirinizi kakara kikiri videoya mı çekecektiniz, o uğursuz Nesrin'le sabahları Ebru Şallı TAN (Kocanın soyadı büyük yazılır) eşliğinde pilates egzersizi mi yapacaktın- hepsine hakettikleri değeri aslında sen verdin o köşkte. (oh yes and don't we all love class conflict)

Ama Bihtoşum; senin de yanlışların oldu- diğerlerine oranla az da olsa- sırf annenden intikam almak, onun gibi olmayarak kendini tanımlamak uğruna girdin o uyuz Adnan'ın koynuna; o sümsük Bülent'e, o sevimsiz Nihal'e analık olmak mıydı senin harcın? O asosyal Adnan seni bir günden bir güne bi kokteyle, bi davete götürdü mü ki de dünyada Behlül "the çılgınsın men"den çok daha cazip öneriler olduğunu anlayabilesin, anca "şu koltukları kenara çekin de azıcık tango tepinek"li bir yaşamın adrenalini vardı karşında, doğaldı Nihal gibi Behlül'ü tek future prospect olarak görmen.

Biliyorum, dayandın, direndin, dünyanın gördüğü en defansif futbolla (5-5-0, Otto, Jose, yutun bunu) çıktın sahalara; ama karşıdaki adam dünya karmasını çıkardı önüne, en nihayetinde de gol yemen kaçınılmazdı. Ama egonun ve annenin kurbanı oldun be güzelim; bilebilmeliydin Nihal-Behlül münasebetinin uzun sürmeyeceğini, bilebilmeliydin aslında kalp kırıklığı sandığın şeyin egona yapılan atak sonucu duyulan öfke olduğunu, o sinirlenince tane tane konuşarak derdini anlattığını sanan köfte-dudak mıydı senin geleceğinin bekçisi, yapma allasen Bihter. Sen ki kaç kez her şeyi arkada bırakıp kaçma gücünü ve riskini alabilmiş bir superwoman'sın, o "beni? beni? Bihterini?" diye sayıklayarak uğruna can verdiğin denyo daha hayatında bir noktadan diğerine amcasının doldurduğu benzin deposu olmadan gidemeyen bir cibiliyetsiz. Göremedin mi muhatabını?

Nihal desen, anlamsızın önde gideni, onu mu kıskandın Behlül'ün çakma sevgisine sahip diye? Sen ki Amerikalarda okumuş bir güzel kızsın, karşındaki bi dandik ÖSSyi bile halledip rahatlamaktan aciz. Sen ki, sürdüğün bir kırmızı rujla Behlül'ün testosteronunda volume yükseltiyorsun; karşındaki Firdevs "the mighty" olmasa matmazel'in yolundan adım adım ilerlemekte. Sen ki bütün o her parkeden dedikodu yükselen köşkü çekip çeviren, müştemilata profesyonellik getiren bir hanımağasın, karşındaki kardeşine bile söz geçiremeyecek denli pasif.

Onları atacağın poşete bile yazıkken (Bir Deyim-olog Olarak Serdar Ortaç); kendine kıydın ya, suçlusun Bihtoş, suçlular, hepimiz suçluyuz.

Perşembeler boş, Bihter, perşembeler sessiz artık. Ve evet, Robert Smith kehaneti tutar, zaten şu dünyada ne varsa the Cure'da var.


Şaka, geyik, blog entrysi tandansı bir yana, Aşk-ı Memnu, the original one, gerçekten çok okunası bir roman: vasat oyunculuklarla bezeli, eksikliklerin pek fazla, karakter tahlillerinin gereğinden çok daha az bulunduğu bir senaryoya sahip bir diziyi bile şu noktaya getirmeyi başarabilen bir olay örgüsüne sahip.

Dönemin politik akımlarından tutun, çaresiz bir kadının karmaşık malihülyasına kadar geniş bir skalaya hakim bir yazarın becerikli ellerinden çıkmış. (Bir Kompozisyon Ödevi Taslağı Olarak Mavi Jojoba Taneciği) Sırf içerisinde bazı muhafazakar kesimlerce "zina" diye tanımlanan bir münasebet oluyor diye, yıllarca maarif sisteminden ayrı tutulmuş; Türkçe derslerinde "orman ne güzel ne güzel şiirinde şair ne anlatmak istemiş? ormanın güzel olduğunu. aferin 5." cümlelerine girmemiş bir "yasaklı"; oysa insan halet-i ruhiyesine önemli bir girizgaha sahipken, ve buna belki de en çok, kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz çağlarda ihtiyacımız varken. Türk edebiyatında ortaya çıkarılan üç-dört "namuslu" romanın hep arkasında kalmış, alternatif muhabbetlerin Lynchli, Kafkalı, otomatik portakalın soyularak başuçlarına koyulduğu ortamlarda adı bile anılmamış.

O yüzden hani, kitapçıda görüldüğünde, sonrasında rafa konulacak bile olsa, bir iki sayfasının karılmasında yarar var, yani, bence.

Yoksa başka türlü, artık, Perşembeler geçmek bilmez.


ps: Bu uzun girdiyi benimle yazan fB, yorumlarıyla ortamı şenlendiren, blogumu benden çok düşünen mB ve buraya kadar baymadan sıkılmadan okuyabilenlere kocaman teşekkürler, öpücükler ve yup, not necessarily on the cheek. Pazartesi'den itibaren de Ankara.





Wednesday, June 23, 2010

Bunların Hepsi Olric'ten Önce Oldu

Ben Oğuz Atay okuyorum (Tutunamayanlar, 44.Baskı, İletişim Yayınları, 2009), U tetris oynuyor (www.freetetris.org, level 7), B de "valla kız olsam future prospect adına Cüneyt Bey'i bi değerlendirirdim" dedi şu an. (Disconnectus Erectus'u önceden okumuş zaten; tetrise de nasıl kabiliyetsiz nasıl kabiliyetsiz insan bi süre sonra dalga geçmek yerine yanaklarını sıkıyor artık bu Teriyaki Soslu Tavuk'un alasını pişirenin)
Eet Esra Erol'u izliyoruz; akşam da İngiltere'yi destekliyoruz; ben bilindik nedenlerden dolayı, bi de artık yeni gözdemiz Manics nedeniylen, (Pumpkins-Arctics-Manics:aka pluralization) U da nerede kapitalist iğrenç zalim sömürgeci toplum varsa yaman bir takipçisi. Dün Fransa elenince bir uludu evde; "olm bak burası Türkiye 99%u Müslüman buranın adam ol önce o eli indir bakayım"cı komşuları gelip bizi recmedecekler diye korkulardan korku beğendim (a.korkuyu bağırarak gösterme b.korkuyu titreyerek gösterme c.korkuyu bir yere büzüşerek gösterme d.hepsi e.hiçbiri)

Glastonbury başlamış, biz noodle yapıyoruz. (U iki gün önce dedi ki Nuhun Ankara spagettisini eğer verimli bir biçimde değerlendirirsek bi ShangHai bi Peking noodle'ından farkı olmazmış- ya yalanın önde gideni ya da biz makarnayı verimli değerlendiren öğrenci topluluğunun yüz karasıyız)

Yarın ise Aşk-ı Memnu vs. artık hangi sömürgeci toplumun maçı varsao.
Bi de B öyle gidiyo "ben Tehlikeli Oyunlar'ı da okudum, ödünç vereyim sana iyice tanı Oğuz Atay'ı" diyo, sonra gitarda Ocean Spray çalıyo (gerçi bakılınca Akdeniz Akşamları Reloaded tandanslı bi akor dizilimi var parçanın da hevesi kırılmasın bu sanatkar gencin) sonra da Esra Erol'dan cinsiyet-fark etmez kendine future prospect arıyo ya; adeta can yakıyo.

Tabi bu yarın Aşk-ı Memnu için hunhar bir savaşa girişmeyeceğim anlamına gelmez; gerilla taktiğiymiş, stratejiymiş, psikolojik savaşmış, "bi ülkenin bağımsız olması için önce ekonomisinin gelişmiş olması gerekir(*)"ci klişeymiş her türlü unsuru kullanıyorum Biyter'in öldüğünü Beylül'ün kaçtığını, en önemlisi de Niyal'in Galatasaray formasına döndüğü anı görmek için.

(*)Ya Çin uyuyan dev ya, asıl Uzakdoğu'ya önem vermek lazım.
O değil de, Hindistan çok garip bi ülke ya. Sen o kadar büyü et, telekomünikasyonda olsun bi computer sciences'ta olsun (A ve R'ye Vuslat Planı. Çok Yakında.) al başını git efeler gibi hey (Shezhen Akshoua) sonra bu genelgeçerlerde, bu "olum Çin'de herkes zıplasa dünyada deprem olurmuş"çu, "büyüyen dev Çin"ci muhabbetlerde bir kere bile adın zikredilmesin, bir allahın kulu bile "durun! Hindistan da var ya! Harcamayın onca insanı" (Hindistan'da onca Lüksemburg'da nece?) demiyor ya, bu mazlumluğun, bu ezilmişliğin boyutu öyle yoğun ki x vs India diye World Cup maçı olsa U gider kesin x takımını tutar (x de böyle Bhutan'dan Özbekistan'a geniş bir skalada dünyayı dolduran ülkelerden Hindistan dışında herhangi biri)

Bi de önceki gün mü ne bütün bu Türkiye'de süregelen olaylardan sonra Yiğit Karaahmet "kesin Sezen Aksu şimdi bi parça daha besteler" demiş ya, biz ona ölümüne güldük. Hayır öylesine güldük ki "ya bak biz muhafazakar milletiz- Avrupa'nın ahlaksızlığını aldık yoksa etik kelimesi öztürkçedeki ekgilik'ten gelmekte ref.to Manas Destanı, cilt 3, syf 12)"ci komşular gelip bizi recmedecekler diye korkudan korku beğendim (a. korkuyu gülerek gösterme, b.korkuyu ağlayarak gösterme c.korkuyu hızlı hızlı nefes alarak gösterme d.hepsi e.hiçbiri)
Sonra ben o çok politik çok sosyal kişiliğimle bi atarlandım ya, of halimize bak bi de geleceğin emanet edileceği sanılan tayfanın bi parçası olacağız sözde; böyle 3.5 üstü gpa'ler (except for U and B), master başvuruları (except for U and B), ekonomi politik üzerine yazılar makaleler (except for U and B) falan.
Cüneyt Bey bile beğenmez bizi, öyle paravanı açtırdığımızla kalırız bak.

Thursday, June 3, 2010

Benim Ekşi'de Yazarlığım Gelmiş, Çatmış, Atar Bile Yapmış

Oturduk maaile, -tamam maaile olmasa da hınzır bir arkadaş ortamı- Aşk-ı Memnu izledik. Çogüldük çoeğlendik çokızdık; adeta bütün duygu buhranlarını ortak bir potada eriterek hissettiklerimizden yeni bir x'in ölümsüz eserinden dizisi çektik
(ps: o değil de Kalp Ağrısı'nın yayından kaldırılması? Neyin peşindesin ATV?)

Bi kere ortalama Ankara gençliği hemfikir: Ziyagillere gelin/damat gitmek istiyoruz. Erkek arkadaşlar için Nihal gayet uyumlu bir aday olarak görülmekte; "aldatıldığını hissetmeyecek kadar salak, aldatmayı finanse edebilecek kadar zengin" (buna da quotation kullanayım plagiarism olmasın). Bütün erkek popülasyonunun istediği bağyan tipi.
Biz kızlar da bi an Bülent mi diye düşündük. Özellikle rocksever gençler olarak Bülent'in son dönemdeki salon pogosunu ("o da ne salonmuş, her türlü dans etkinliğine açıldı; tangosu pogosu, gelecek yılki İKSV orada yapılsın bari") düşünerek kendisini takdir ettik; ama o toylukla da yaşanmaz be gülüm diyerek kendimizi Nihal'in erkek formatı olan Adnan'a yamayabiliriz.
Bi' arkadaş da Arsen hala dedi, kendisini yuhluyoruz. Yuh.

Şu da anlaşılmadı: Nihal kızım sen ne iş gördün de Behlül'e yat ortamında "uf şimdi bırak bu huzuru git birsürü işle uğraş" atarı verdin? Gören de asgari ücretle ev geçindirdin, borçlular kapıda, faturalar birikti sanacak.
ÖSS yalan oldu, tüm gün oturup camda Beylül bekliyosun. "Esra Erol'da koltuk boşalmış, yarın gelsin başlasın demişler." (bunu da ben dedim ama olsun yine quotation olsun havalı gözüksün çılgınsın men) Bi oturup finale sabahlamışlığın var mı izansız?

Behlül de ne ekmek yedi be arkadaş, sen git ailenin tüm zevcelerini birer birer iğfal et, sonra bi de banka hesaplarından özel üniversiteler, ayda bir değiştirilen arabalar, yatlar katlar, master yapılacak üniversitenin kütüphanesine yüklü bir bağış (hadi olum yemedik öyle senin Fulbright bursuymuş, statement of purpose nasıl yazılırlı googlelamaymış bunlarla uğraşacağını).
Yok yalı alalım orada otururuz, yok aman vazgeçtik Amerika'ya gidelim (orası da Gümüşhane'ye bağlı köy sanki ha deyince gidebileceğin); ama yalı da kalsın gelince kalırız. Ya bi gidin arkadaşım Çetin Özder'i mi kıskandınız ne, biz de öyle hunharca zengin olabilir ve bunu alenen yaşamakta beis görmeyiz diye?
Biz Ziyagil Holding, Behlül'ün refahı için çalışıyoruz.

Nihat Önal, üçün beşin peşindeymişsin; güçlünün yanında olalımcılığınla bana çok sevdiğim bir karakter olan Ivan Sergei Dimitriç Topov'u hatırlatman hoş olmadı.
Bi de işimdeyim gücümdeyim biriktirdiğim servetimdeyim insanı; gerek degustasyon gerek Tiger Woodsçuluk olsun her türlü zengin hobisinin baş kahramanı Çetin Özder de bu familya dramasına ha girdi ha girecek kendini bi çıkmazın içinde bulacak derken Firdevs yine yaptı yapacağını. Yalanlar dolanlar, oyunlar entrikalar derken "kan kusarım kızılcık şerbeti içtim derim" mottolu cefakar Türk kadını dalında ödülünü almak üzere Firdevs Yöreoğlu'nu sahneye davet ediyoruz.

Erkeklerle Aşk-ı Memnu izlemenin zararları madde 1: "woaah geyşa fantazisi laan" diye olay yapıldı. oysa biz bağyanlar olarak durumu hafif bir kıkırdama ile geçiştirecek, kendimizi dramanın asıl örgüsüne adayacaktık; olmadı.
madde 2: Beren Saat'in bacaklarına inceden dokundurmalar. anlamıyoruz sanıldı, ama anladık.

Katja da "ccc Türk Erkeğinin Gücü ccc" başlığına entry yazası; o kocası ne sahiplendi; alt tarafı formaliteden imza attınız attendance kağıdına yoklama yazar gibi, adam aldı torbaları çıktı geldi; yok helalimsin maralımsın, yok alından öpüp arabesk pozlar vermeler. kadirizm seninle yeniden tanımlandı aslında-adnanın-ajanı-olan-ama-hilmi-önalın-yanında-çalışan-şoför.

Beşir de bi gitsin, yok "evime götürün" beyanları (not: orası senin evin değil Beşir, orası Ziyagillerin evi ve sen bi beslemeden fazlası değilsin, bunun bilincine var. bak Cemile'yi, Şayeste Hanımları bi kalemde nasıl sildiler, senin tron tron öksürüklerine mi tav olacaklar); yok bahçeye şezlong açın da sunbath yapsın Beşir, yok bugün daha az öksürüyosun o zaman akşama parti verelim, bilmemne.
Bak çocuk, senin orada o payeyi almanın tek nedeni, ki söylemekten, yazmaktan bile hicap duyuyorum: habervaktim.com'dan farkın olmayarak bir cinsel birleşmeyi videoya alman.
("ulan rar dosyasını şifrelemeyi biliyon da videoyu mu silemedin g.t!" diye tepki geliyor an itibariyle). Şu an tehditle, hileyle, desiseyle oradasın; yoksa sana da Emirgan yolları gözükmüştü, beslemeliğine Matmazel'in evinde devam etmiştin. Öyle ortalarda atarlanacağına, otur oturduğun yerde ses çıkarma.

Ki hani tamam biz de aile çocukları olarak, zinayı suç addetmiş bir adaletin beşiği olarak kınadık Behlül ve Bihter'i; icabında bazı sahnelerde gözlerimizi kapadık ki ahlakımız bozulmasın (neyse allahtan yastık varmış); ama videolu şantaja da alkış tutamazdık; öyle muhteşiz iş ahlaka etiğe geldiğinde. Bi de sakın bana "ama Beşir o videoyu kimseye göstermedi ki" argümanı verilmesin, o anahtar folloş oldu bi Cemile'de, bi Matmazel'de, sonra Behlül falan. Yarın habervaktim.com'da "Skandal" başlığı altında verilse video kimse yadırgamayacak, öyle ortalık malı o cd.

Aşk-ı Memnu'dan öğrenmek istediklerim:
-Çetin Özder ne iş yapıyor? Özellikle son dönemde küçük insan parasını nereye yatırmalı? Öyle Barcelona-toplantı-hıkmık geyiği tutmaz; adam akıllı bilgiler versin biz de Nihat gibi kapısında yatalım kendisinin. Bi de İspanya kendisini kurtarsın önce, bilmiyoruz ekonomilerini sanki.
-Nihat Önal ne iş yapıyor? Kendisini bildik bileli bir işadamının kollarından diğerine en übermensch yancı gibi atıldı. Bununla mı çıkacak çoluğun çombalağın harcı? İki tane ne yaptıkları belirsiz adamın ağzına bakarak mı yaşayacak Peyker? Biraz insan ol Nihat, azıcık adam ol, biraz dik dur be. Alnının teriyle, bileğinin gücüyle kazan bi kere de maaşını.
-Arsen Ziyagil ne iş yapıyor? (o değil de Ziyagil yazınca bi garipsedim, sanki kadının soyadı hala) Zaten yazık, garibana zorlama iki-üç replik veriyorlar her bölümde alınmasın diye=(. O da mütemadiyen Hilmi Önal'la ilgili. Teyzeciğim sizin işiniz gücünüz yok mu? Bu Adnan kesin Euro'ya yatırım yapmıştır önceden, onun enkazıyla ilgilensenize. Cari açık aldı başını gidiyor, reel sektör üzüm üzüm üzülüyor; siz hala yat alalım, Hilmi Önal sucks! Bu ne biçim iş kadınlığı.
-Behlül Haznedar ne okuyor? Ben hayatımda böyle bohem öğrencilik yaşamı görmedim, ki özel okulda okuyorum yani; en tınmaz takmaz dediğim adamlar bile sınav öncesi harıl harıl özel ders alalım, not bulalım, kalırsam babam bu sefer s.çacak ağzıma modunda gezinirlerken Behlül bir akademik yılda üç sevgili eskitti. Transkriptten haber ver sen bebeğim, cgpa kaç?

Madamoseille de la Courton, vous ne serez jamais en mesure de comprendre ce qui continue votre niveau iq de trois et un caractère de naïveté. Anladınız onu, öptüm sçs kthxbye.

Şimdi biz de böyle çok alternatifiz çok enteliz diye buluştuğumuz ortamlarda (kadehten şarap bile içtik öyle diyeyim) oturduk bir Aşk-ı Memnu geyiği çevirdik ki Sting nası hala o arabadan inmeyip Kastamonu il sınırına dayandıysa o geyik de momentumuna halen devam etmekte.
Neyse amanh, jürisi olanlar utansın.

Wednesday, June 2, 2010

Meyve Suyu

Çok da yalnız kalmayacağımı düşündüğüm- kısmen de umduğum- bir deneyimin ilk gününde kendimi alışılagelen trance kokulu, biranın tat olarak suyu, paha olarak da şarabı andırdığı bir partinin en kenar kısmında etrafa bakarken bulduğumda, hayatımı o denli değiştiremeyeceğimi fark etmiştim.

İnsan, "comfort zone" adı verilen; doğduğu, büyüdüğü, ilklerini yaşadığı, çoğunu da salak bir gülümseme ile hatırladığı yerin sınırlarından ayrılmayagörsün; hemen radikal değişim planları yapıyor ajandasına, sonrasında o sayfayı tamamen yırtıp atacağını bile bile.

Bu yüzden gitmeden önce kendime verdiğim tüm sözleri tutamamanın utancı yoktu yüzümde, sadece gelen geçeni izliyordum; karanlıkta insanlar ne kadar net görülebilirse.

Sonra T. geldi.
Onun da çok alışkın olmadığı belliydi ki; benim kökenimden gelen klişeleşmiş mazeretlerim olabilirdi, onda bu daha bireysel bir tercih gibi duruyordu.
Sırf farklı olmak için değil de, hakkaten istemiyormuş, ait değilmiş gibi bir hava içindeydi; ki zaten olacaktı bütün bir yıl boyunca yapılan partilere katılsa bile, hiçbir zaman "şampanyaların su gibi aktığı, nice hiphop kliplerine ekmek çıkaran dans performanslarının gösterildiği" kesimde görülmeyecekti sureti.
Türk olsaydı eğer, şaka niyetine "Tutunamayanlar'ı okudun mu?" diye sorabilirdim bile, ki sadece ilk günümüzdü ve onu 2-3 saattir tanıyordum. Eğer isim-geldiği ülke-okuduğu bölüm-yaş gibi spesifik kimlik kartı girdileri bir insanı tanımaya yetecekse.
"Napıyosun" diye sordu, omuz silktim. Zaten görüntüm ne yaptığımı benim kısıtlı ingilizcem yerine çok daha detaylı bir şekilde anlatabilirdi.
O da yanıma yaslandı, benimle birlikte geleni geçeni izlemeye başladı.
Sonra bi an durup "meyve suyu içmeye gidelim mi?" diye sordu.

Ona evet dememin nedeni o an yapılacak daha iyi bir alternatifim olmadığından gibi gelmişti; ama şu an düşününce sanırım bana benzemeyeceklerini bildiğim bir dolu insanla dans etmek, bana benzemesini umduğum biriyle muhabbet edip meyve suyu içmekten daha saçma geldiğinden olsa gerek.
Partiden çıktık, o bi sigara yaktı ve bize meyve suyu içebileceğimiz bir yer buldu- sonradan, buraya sık sık geldiğini ve meyve suyu satan yerleri iyi bildiğini öğrenecek, bir çok meyve suyu ihtiyacımda da kendisine danışacaktım- oturduk, konuştuk.
Sonra onun odasına gittik, South Park izledik, ben Do Make Say Think! ve Cinematic Orchestra ile tanıştım; biraz daha meyve suyu içtik; gittiğim yerle ilgili ilk bilgilerimden biri güneşin orada nasıl doğduğu oldu.

Sonrasında bu kadar kesif ve sıklıkla yaşamasak da biz T ile hep meyve suyu içtik, bi şekilde birbirimizi kimlik kartı girdilerinden daha fazla tanımaya çalıştık.
Tanışılan onlarca insanın birbirlerinin birer ctrl+c, crtl+v ürünü olduğu yerlerde benim odama ve çok da değişmediğini düşündüğüm yaşantıma biraz daha geç gitmemi sağlayandır T.
22 yıl önce bugün doğmuş, ne de güzel olmuş.
Ve I. ara sıra onunla meyve suyu içmeyi özlüyormuş.

ps: artık okul da bittiğine ve süpsüp notlarımı hunharca teşhir edebilitem olduğuna göre, bi başka çok güzel insanla blogumu da yeniden tasarlayabilirim.
11 izleyicime duyurulur. (ki iki tanesi aynı kişi olsa da, çaktırma)

Monday, May 17, 2010

How to Reduce the Multicollinearity Problem?

An itibariyle canımdan can almış, hatta en amiyane tabirle, özür dileyerek ve sürç-ü lisanıma tolerans bekleyerek belli taraflarımdan kan aldırmış ekonometri projeme belli bir süre ara vererek pek güzide ortadoğulu ülkemin genelgeçer gündeminde kayboluvermekteyim anbean.
Neler yok ki mucizevi olarak da adlandırılabilecek satır aralarında?

Yılların hırslı koltuk mücadelesinden bir mavi hap-mavi don- (im blue da ba dee da ba die) ikilemesiyle ayrılanların yerine gelen Karaoğlan-benzetmeli-başka liderler; Maradona'ya yakıştırılan ama sürece çevirmen olarak başlayıp nice kupaları salonun büfesine sıralamaktan çekinmemiş egoların o kadar da başarılı olmayan takımlarına karşı eli kolu bağlı kalanlar (and the Messiah is murdered); yanlış anonsların yanlış fanatikleri, yanlış takımların yanlış fanatikleri ve adını birinci sıraya yazdırabilen alışılagelmedik timsahlar.

Burada uzun uzun neden Fenerbahçe'den hazzetmediğimi ve bütün bir sezon boyunca "Galatasaray olamayacaksa Bursaspor olsun" dediğimi yazmamın manası var mı; eğer cevap yalın bir evetse, o sözcükleri mırıldanan dudaklar buradaki kişisel kavgalara değil, ülkemizin artık wikipedia'sı sayılan, bibliografyalara madde kıvamında ekşisözlükten konuyla ilgili binlerce bilirkişi raporu alabilir.

Ya da Obama'nın değişim politikalarına hep bir kaşı havada bakmış, lider denilince teferruatsız Putin diye sayıklayan bendenizden Türkiye'de gelişim ve değişim üzerine bir panel verilmesi beklenebilir mi? Cevap evetse; ah hayır, henüz o kadar da hodbin olamadım maalesef. Tünelin ucundaki ışık ise hayli parlak.

6 finali, 1 projesi olan ve üstüne üstlük 20398203482 tane okulun 20398203482 tane bahar şenliğinin 1230293458293853094 tane aktivitesinin inkar edilemez cazibesine boğulmuş olan bedbaht bendenizden neyin yorumu, neyin objektif açıklaması ve analizi beklenebilir ki monetary sınavıma 2 saat 40 dakikanın kalmış olduğu ve benim artık Rogoff'dan çeşitli küfürler ürettiğim (Fuckoff ki bu daha en temiz en saf en masum olanı) şu exponential zamanlarda.

Peki dün hunharca Ian Curtis ve Bob Dylan muhabbeti döndüren kızın akşam Sıla'ya gitme ihtimali?

Thursday, May 6, 2010

Emobıyık

`Ah, tabii benim de bahanelerim var Josef, yalnızlığa dayanmak, hatta onu yüceltmek için gizli yollarım var. Kendi düşüncelerimi düşünebilmek için diğer insanlardan ayrı kalmam gerektiğini söylerim. Geçmişteki büyük dehaların bana eşlik ettiğini, gizlendikleri yerlerden çıkıp benim güneş ışığıma yaklaştığını söylerim. Yalnızlık korkusunu küçümserim. Büyük adamların büyük acılar çekmesi gerektiğini, çok uzak bir geleceğe uzandığımı, bana kimsenin eşlik edemeyeceğini iddia ederim. Sürüden ayrılarak yalnızlıkla karşı karşıya kalma cesaretimin, yüce koruyucu yalanına inanmayışımın benim büyüklüğümün kanıtı olduğunu söylerim"

Ah Irvin Yalom ah, koskoca Nietzsche'yi de ergen yaptın ya başımıza, felsefe tarihinin sana bakış açısının çok parlak olmadığı acınası bir gerçek.
Yine de, eğer şu parçayı okuyup da herkes kendinden bişey bulmadıysa ("YA AYNI BENİ ANLATIO KANKEEE ;)" ya biyolojik ve anatomik ve filozofik ve filolofik olarak ergenlik geçirmediniz ya da benim içimde hala utana sıkıla sakladığım ama özene bezene de büyüttüğüm kocaman bir 14-yaş-ışılı durmakta.

Ve bugün 6 Mayıs. O da çok ayrı, çok yaralayıcı bir başka mesele.